UYANIŞ (2)
- Çay yaptım, pasta da pişer şimdi. Size ne oldu?
- Çay yaptım, pasta da pişer şimdi. Size ne oldu?
Gür bir su sesi, ıslaklık, yattığı yerdeki taşların sırtına batışı, baş ağrısı ve otların kokusu… Neredeydi? Işık hala çok parlak geldiğinden gözlerini açmak istemiyordu. Ölmüş olmadığını anladı ama şu baş ağrısı ölümden beterdi. Kan tadı… “Kıpırdamak bile zor geliyor insana başı böyle ağrıdığında, neden ölmedim sanki?” Midesi bulanıyordu. Bir gözünü açıp nerede olduğunu öğrenmek istedi. Gelen ışık güneş ışığıydı, çoktan öğlen olmuştu. Kırmızı renkli çiçekler açmış ağaçları görünce bir tahmin yürütebildi nerede olduğuna dair. Eski değirmenin arkasındaki çağlayanda olmalıydı. Bu da evinden yaklaşık 15 kilometre uzakta olduğu anlamına geliyordu. Nasıl gelmişti buraya?
Yalpalayarak doğruldu yerinden. Kamyon ezmiş gibi acıyordu vücudu, kollarında morluklar vardı. Ayağa kalktığında başı döndü yeniden, hemen yanında duran ağaca tutundu düşmemek için. Ağzındaki şu kan tadından kurtulsa iyi olacaktı. Kaygan taşların üzerinde duramayacağını bildiğinden ağacın ince dallarından birini eğip destek aldı ve suya indi birkaç adımda. Yüzünü yıkarken sağ elmacık kemiğinin acıdığını fark etti, taşın üzerinde yatmaktan olmalıydı bu. Öksürdüğünde ağzından kan geliyordu, neler olmuştu dün gece, bir hatırlayabilseydi. Sudaki yansımasını görmeye çalıştı, yüzünü merak ediyordu. Avucuna aldığı sudan biraz görebildi, ufak sıyrıklar dışında bir şey yoktu. Suyun kenarına oturup kendine gelmek istedi, hafızasını tazelemesine ihtiyacı vardı.
En son Hirvânî ile buluşacaktı, evinden fazla uzaklaşmamıştı. Karanlık bir yerde adını söylediği anda etrafının sarıldığını hatırlıyordu. O ışık neydi? Işığın içinden elini uzatan birini hatırladı sonra. Tüm korkularını alıp ona yardım etmeye gelen birini hatırladı. “Ben Hirvânî, elimi tut!” Peki buraya nasıl gelmişti? Düşündükçe başının ağrısı şiddetleniyordu, buraya nasıl geldiğini bir türlü hatırlayamıyordu. Avucuna doldurduğu suyu kafasına döktü birkaç kez, serinledikçe kendine gelmeye başladı. “Adam elimi tutunca bir anda savruldum, sonra ne oldu?” Korkuyordu, yalnız kaldığı için çok korkuyordu böyle bir durumda. Elleri titremeye başladı, evine gitmeliydi. Yeniden paniklemeye başlamamalıydı, evinin yolunu biliyordu. Yol üzerinde yardım isteyeceği komşuları da vardı, en azından telefonlarını kullanabilirdi. Kalkmalıydı bir an önce, çağlayanın sesi beynini delecekmiş gibi rahatsız etmeye başladı.
Değirmenin yanından geçmesi gerekiyordu, oysa değirmen yıllardır sahipli deniyordu. Oturduğu yerde çocuk gibi ağlamak istiyordu, öylece oturup saatlerce beklemek istiyordu. Değirmen olmazdı, oraya yaklaşma düşüncesi bile tüylerini diken diken ediyordu. Çağlayanın yukarısına çıkmanın tek yolu değirmendi. “Kendini topla, çocuk gibi davranıyorsun.” Gözleri dolmuştu ama yüzünden akan derenin suları fark ettirmiyordu. “Oraya yalnız gitmeyecektim, Selçuk da gelse bunlar gelmezdi başıma.” Dallardan tutunarak yukarı tırmanmaya başladı. Dizleri titriyordu attığı her adımda, değirmene yaklaştıkça ayakları ileri gitmez oldu. Çocukluk hikayelerinin ne kadar gerçeğe döndüğünü gördüğünden beri aklında yalnız burası vardı, dedesinin anılarında dahi burası vardı. Babasının yaklaşmak istemediği bir yerdi ezelden beri ve şimdi yanından geçmek zorundaydı. Ne vardı sanki köprüyü değirmenin tam kapısından geçirecek? Hadi bunca olay yaşanmamış olsa neyse, o zaman korkmazdı bu kadar, belki.
“Nasıl geldim ben buraya? Neden geldim?” Değirmen göründü derenin kenarından yukarı tırmandıkça. Kerpiçten yapısı o kadar eskiydi ki hatırlayan yoktu ne zaman yapıldığını. Tahtaları çürümüş olsa da çarkı devamlı dönerdi. Çocukken buraya gelme denemeleri olmuştu ama değirmenin devamlı gıcırtısı vaz geçirmişti onları. Şimdi de aynı korkuyu yaşıyordu, önünden geçip köprüye çıkacak ve evine gidecekti. “İçeri bakmazsam olur, nasılsa her yer aydınlık.” Binaya birkaç adım kaldı, eski görkemli günleri geride kalmış olan bina, artık bir hayaletli şato görünümündeydi.
- Kenan!
- ULAN! KİMSİN?!
- Korkma, benim. Baban ulen, kafanı kaldırıp yukarı bak.
- Baba? Ne oldu baba? Neden buradayız? Baba korkuyorum, gelemiyorum. Gel al beni baba, gözünü seveyim al beni.
- Ulen hayırsız, korkma. Geçti, geliyorum yanına ulen, korkma sen.
- Ağabey, ben de buradayım, yanına geliyoruz.
- Selçuk! ULAN NEDEN YALNIZ BIRAKTIN BENİ?! NEDEN İZİN VERDİN BENİ ALMALARINA?! ŞU HALİME BAK! NE YAPTILAR BANA SELÇUK?
- Merak etme artık ağabey. Bak, yanındayız.
- Ulen hayırsız, bizi de korkuttun. Ağlıyor bir de çocuk gibi, koca adamsın.
Kenan, kendini babası ve kardeşinin kollarına bıraktı. İkisi de birer koluna girip yürümeye başladılar, eve kadar uzun bir yol vardı. Değirmenin kapısından geçerken hepsi bildikleri tüm duaları okudular. Babası ve kardeşiyle yanyana olmak iyi geldi Kenan’a. Kendini toplayana kadar yolun yarısını gitmişlerdi bile, aradan iki saat kadar geçmiş olmalıydı ve tek kelime bile etmediler. Hafızası yine de bölük börçüktü, hala neden değirmenin arkasında uyandığını hatırlayamıyordu. “Şurada biraz soluklanalım mı? Refik amcaların kapıdan da su içeriz hem.” Kapısında dinlendikleri evin sahipleri köye yılda 1-2 kez ancak uğrardı ve şu an kimse yoktu.
- Baba, ne oldu bana?
- Acele etme oğlum, dinlen biraz.
- Ağabey, Hirvânî diye biri haber verdi seni. Dediğin adam oydu galiba.
- Beni de o kurtardı ama neden burada olduğumu hala bilmiyorum.
- Oğlum, bunlar senin için kavga ederlerken sen kendin gelmişsin buraya. Neden eve gelmedin de buraya geldin, asıl bizim onu sormamız lazım sana.
- Bilmiyorum baba, kafam karışık. En son ışığın içinden Hirvânî elini uzatıyordu, onu tutunca her şey durdu. Sonra buradayım işte.
- Tamam ulen, yorma sen kendini.
- Seni katmayacaktık güya bu işe, Selçuk’la ben halledecektik. Anlattı mu Selçuk sana olanları?
Anlattı tabi hayırsız, anlattı. Neden bana haber vermiyorsunuz? Babanızım ulen ben sizin.
Kafasını önüne eğdi ve konuşamadı babası. Çocuğunu kaybedeceğini sanmak korkutmuştu, bulduğunda ise kelimeler boğazına düğümlendi. Gece yaşadıkları geldi aklına, öylece durdu boş gözlerle yere bakarak. Adamın kapısına geldiği an sanki biraz önceydi.
- Kimsin?
- Adım Hirvânî, size haber getirdim.
- Ulen! Sen nesin böyle?! Tövbeler olsun! SELÇUK! ÇABUK GEL KAPIYA!
- Korkma Ahmet, size zarar vermeye gelmedim, Oğlundan haber getirdim.
- Baba, ne oldu? Neden bağırdın?
- Baksana ulen kapıdakine, bir de zarar vermem diyor. Ayaklara bak ulen, cinni bu! Tövbeler olsun, cin geldi kapıya!
- Sakin ol baba. Ne istiyorsun? Neden geldin kapımıza?
- Size Kenan’dan haber getirdim.
- NE DİYOR BU?! SELÇUK! NE OLMUŞ KENAN’A?!
- Baba, sakin ol biraz. Sen içeri geç, ben konuşayım.
- Ne konuşacaksın oğlum, alır götürür seni. Ben de duracağım yanında,
bunlarla yalnız kalınmayacağını bilmiyor musun sen?
- Tamam, sen de dur yanımda. Anlat şimdi, seni dinliyoruz.
- Kenan, bu gece benimle konuşmaya geldi. Geldiğini bilen başkaları da oldu
ve ona musallat oldular ben yetişene kadar. Kenan’ı ellerinden alıp kaçırdım, sağlığı yerinde ama aklını koruyamayacak. Gece korkuttular onu, aldığımda ne olduğunu bilmiyordu. Âlimlerimize götürdüm onu, okusunlar, zihnini açsınlar istedim. Beni de buraya onlar gönderdi, haber iletmemi istediler. Onlar, kötü niyetlileri yaklaştırmazlar Kenan’a. Sabah ilk ışıkla yola çıkın, geç kalmadan gelip alın onu. Gece çıkıp hem kendinizi hem de Kenan’ı zora sokmayın. Bu sabahın ilk ışığıyla eski değirmene gelin, onu orada bulacaksınız. Benim vazifem budur, şimdi gideceğim.
Baba-oğul kapıyı kapadılar arkasından, salona geçip karşılıklı oturdular. Selçuk babası kadar korkmamıştı. Babası ise sendeleyerek geldiği koltuğunda elleri titreyerek kirli sakallarını sıvazlıyordu, on yıl daha yaşlanmış gibiydi birkaç dakikada. Şaşkın şaşkın baktılar birbirlerine. Hacer de kocası ve oğlunun yanına geldi, hiçbir şeyden habersiz elinde çay tepsisi vardı.
(…)
Yürürken havadan sudan günlük olaylar konuşuldu bahçeye kadar. Babaları duygusal yönlerini belli etmeyi sevmezdi ama sorduğu sorulardan ve açtığı sohbet konularından oğullarını özlediği anlaşılıyordu. Kenan, konuyu bir şekilde komşularına getirmek istiyordu. Sohbeti bölmek istemedi bir süre, boşluğu bulunca lafın ucunu yakaladı.
- Komşularla aran nasıl?
- Hangisiyle? Rızalarla mı?
- Evet.
- Adları batsın, evlerine gelen gidenin haddi hesabı yok. Gelenler hep lüks arabalara biniyor. Bunlar büyücülük yapıyor diyorlar köyde.
- Ne büyücüsü yahu?
- Bildiğin büyücü işte. Yok ben senin kocanı eve bağlayayım, yok senin kısmetini açayım, senin altınını şu çalmış falan filan… Millet şikayetçi ama korkuyorlar, size büyü yaparız demişler kahveye gelip.
- Hala inanıyorlar mı böyle şeylere? Bizim milletin cahilliği işte.
- Öyle deme, birisi bunları tehtit etti de ertesi gün inme indi adama. Ondan sonra korktu köylü, kimse ses çıkarmaz oldu.
- Olacağı vardır, olmuştur.
- İşte, millete anlat sen onu. Öyle zengin adamlar gelip tonla para veriyor bunlara büyü yapsınlar diye. Hadi bizim köylü cahil, onlar da mı cahil?
- Cahil tabi, parayı nereye harcayacağını bilmiyor onlar. Televizyoncuları çağırsak, gelirken askerleri de getirirler. Sonra akşam haberlerinde izleriz işte.
- Sen boşver, senin söylediğini öğrenir bunlar, bela olurlar başına. Başkası söylesin, sen karışma.
- Jandarma da mı gelmiyor köye? Sormuyorlar mı bunlar neyin peşinde diye? Kulaklarına gitmiş olması lazım şimdiye kadar.
- Komutanlardan da gelen varmış arada, öyle diyorlar. Evlerinin yeni yolu arkada kalıyor, gelen gideni hiç görmüyoruz. Dayınların söylediğine göre tiyatrocular bile geliyormuş.
- Bizim köy ünlü olmuş da haberimiz yokmuş.
- He ya, başka bir yere taşınsalar da paklansak.
- Çok sürmez bence, yakında alırlar içeri sahtekarlıktan.
- Ulen boşver şimdi iti kopuğu, sen hangi orakla geldin? Kesin gidip aksi gibi körünü almışsındır.
- Aldım işte birini, kör mü diye bakmadım. Bilek de aldım yanıma, çok kötüyse bileriz işte bahçede.
- Senin orak bilemeni bekleyelim bir de, akşam olsun hiç iş yapmadan. Hep işten kaç, hep işten kaç. Seni işe nasıl alıp müdür yaptılar, hala anlamıyorum ben. Ben ölsem gitsem, şu bahçeye bakan olmayacak. Otlar benim boya ulaştı, hepsi kırkılmadan eve dönmek yok. Tatile geldik diye boşuna sevindiniz.
- Tamam yahu, elimden geldiği kadar yardım edeyim artık.
Bağ - bahçe işlerinden eskiden beri hazzetmiyorlardı. Gün bir an önce bitse diye söylene söylene çalıştılar akşama kadar. Yarım saatte bir dinlenmeleri dışında babalarını çok kızdırmadılar. Akşam üzeri gün dönmeye başlayınca karanlığa kalmamak için eve doğru yola koyuldular.
Eve vardıklarında yorgundular, yemek yedikten sonra yatmayı akıllarına koymuşlardı. Üzerlerini değiştirmek için odaya geçtiklerinde nihayet başbaşa kaldı kardeşler.
- İşi çoktan ticarete dökmüşler. Komutanlar da geliyorsa işimiz zor, ben jandarmaya haber verip kolayca kurtuluruz diye düşünüyordum.
- Lan, o zaman kitabı nasıl alacağız? Hop, biz geldik deyip girilmez ki.
- Sen kitabın ne olduğunu bilmiyorsun daha, sabahki adamla uzun uzun konuştuk. Planlar tamamen değişecek öğrendiklerime göre, mecburen.
- Ha, tamamen unuttum ben o adamı. Neler anlattı sahi?
- Tamamını anlatsam çok uzun sürer ama şöyle anlatayım; bu güne kadarki tüm duyduklarını karıştır, doğru bildiklerini yanlış say ama doğdu çıkabileceklerini de düşün.
- Teşekkürler, çok iyi anlattın.
- Adam köyün yüzyıllar önceki halinden bahsetti yahu, cinlerle insanlar arasında çok çetrefilli işler dönmüş burada vaktiyle. Özet olarak şöyle söyleyeyim, okumasını bilemeyeceğimiz bir kitaptan bahsediliyor ve kitap bir an önce yok edilmeliymiş. Yoksa eski kavgalar yeniden başlayacak ve herkes zararlı çıkacak bu durumdan. Dedemle bu komşular bu yüzden sevişmiyorlarmış, dedem haberdarmış her şeyden. Alimler ve avcılar diye iki gruptan bahsetti adam, bizimkiler alimlerden geliyormuş, Ragıplar ise avcılardan. Biri altın peşinde, biri büyücülüğün kötü ve yok olması gereken bir iş olduğunu savunuyor. Eskiler bizden şanslıymış, cinlerle ilişkileri iyi olduğundan destek alıyorlarmış. Bizim öyle bir desteğimiz olmayabilir. Bu sabah konuştuğum cinin adı Hirvani, yardım etmek istiyor. Yaşları eğer kitaplarda yazıldığı kadar uzunsa, dedemin dedesinin bilmemkaç nesil ötesini tanıyordur. Kime güveneceğimiz hala şüpheli ama bunun anlattıkları en azından diğerlerine nazaran daha tutarlı. Birazdan inip tekrar konuşacağım.
- Karanlık korkumu yendim sayelerinde, olsa olsa cin çıkar diyebiliyorum şu an.
- Al benden de o kadar. Ben bir mazeret yapıp dışarı çıkayım. Hatta sen de biraz oyalanıp gel istersen peşimden. Babama belli etme sakın. Hirvani’ye sorularım var, beraber konuşup bir plan yaparız.
- Tamam o zaman, sen git. Ben bir şekilde kaçar gelirim.
Kenan, hava alma bahanesiyle çıktı evden. Yol ışıklarının vurmadığı bir yere kadar evden uzaklaştı ve Hirvânî’yi çağırdı. Fakat, gelen Hirvânî değildi. Bir şeylerin ters gittiğini anladığında çok geç olmuştu. Etrafı ateşten kurtlarla çevrildi bir anda. Yeşil renkli yanan derileri ortalığı aydınlatıyordu, kızmızı gözleri ise sanki insanın gözlerini yakacak gibi bakıyordu. Kafasının arkasından bir darbe aldı, başı dönüyordu. Elini ensesine götürdüğünde kan bulamadı. Gözünün önünde duran ikisi hareket etmiyordu ama arkasını döndüğünde birileri üzerine yaklaşıyordu, bunu hissediyordu. Bacakları titremeye başladı korkudan. Nefes alış verişini kontrol edemiyor, ne yaparak bu durumdan kurtulacağını kestiremiyordu. Tamamen paniklemişti, bağıramıyordu bile. Sırtına ve kafasına vuruyorlardı, kafasını çevirirken tokat yiyordu. Aldığı darbeler gözünü karartmaya başladı, ayakta zor duruyordu. Yardım istemek dahil hiç bir şey düşünemiyor, öylece olacakları bekliyordu artık.
Etrafını çeviren kurtlar bir süre oyalandılar Kenan’la. Bir tanesi artık sıkılmış olacak ki üzerine hızlı bir saldırı yaptı ve göğsüne doğru atıldı. Refleksleri bile çalışmayan Kenan, darbeyi hiç savunmasız bir şekilde karşıladı ve dizlerinin üzerine çöküp kaldı. Birazdan gelecek öldürücü darbeyi bekliyordu.
Boğazından kan tadı gelirken aklından tek şey geçiyordu: “Bu sefer geri gelemem herhalde.”
Gök taşı düşer gibi ağır bir patlama oldu. Işıktan korunmak için eliyle gözlerini kapatıyordu. Neler olup bittiğini anlamak için ışıkların içindeki hareketleri seçmeye çalışıyordu. “Elimi tut.” duyduğu tek şey buydu. “Elimi tut.” tekrarlıyordu. Gözlerini kapatıp sağ elini ışığa doğru uzattı. Elini tutan sıcaklık, yakmıyor ve aksine huzur veriyordu. Bakır tatlı kanı dudaklarının arasından süzülürken, ölümün geldiğini sanıp öylece bıraktı kendini. Öldüğü zaman kimseden korkmasına gerek yoktu, ölüm bir kurtuluştu. Ölü bir insanın ne derdi olabilirdi?
- Kalkın ulen, yata yata mı büyüdünüz? Öğlen oldu be! Çay soğudu sizin yüzünüzden. Köy yeri bura, tatil yeri değil.
- Baba, sen kocadıkça daha ters bir adam olmaya başladın.
- Ulen hıyar, gelirsem elimin tersini de görürsün şimdi! Haydi, ağabeyini de dürt.
- Tamam, 10 dakikaya sofradayız.
Selçuk, kalkmak istemediği yatağında yorganına son kez sarılıp ağabeyinin yattığı yatağa doğru ayağını uzattı. Ağabeyini ayağıyla dürtüp yorganını açıyordu ki iyice sinirlensin ve çabuk kalksın.
- Ne var yahu? Saat kaç? Ayağını da çevirir bir yerine sokarım!
- Kalk, kahvaltı hazırmış.
- İyi be! Kalkıyorum.
Acele hazırlanıp sofraya oturdular. Peynirlerden yumurtalara kadar her şey köylerinin ürünüydü ve kokular iştah açıcıydı.
- Günaydın tosunlarım.
- Günaydın anne, nasıl oldun?
- Halsizim biraz, başka bir şeyim yok oğlum. Siz nasılsınız, siz anlatın. Hiç gelmiyorsunuz epeydir.
- İşler yoğun anne, Selçuk da okulu bitirmeye uğraşıyordu. İkimiz de vakit bulunca kaçıp geldik işte.
- İyi ki geldiniz, özlediydik sizi.
- Biz de özledik anne, vakit olsa hep geliriz.
- Hadi yemeğinizi yeyin ulen, masada lakırdıyı uzatmayın.
- Tamam yahu. İki hoş beş edelim dedik, kızma hemen.
Kahvaltı faslını uzatabildikleri kadar uzattılar yediklerinin tadını iyice çıkarabilmek için. Babaları masadan kalktıktan sonra, anneyle muhabbet ettiler rahat rahat. Son çaylar da içildikten sonra kalkıp üzerlerini değiştirmek için odalarına gittiler. Köyde yalnızca 2 günleri vardı, hatta ikinci gün yola çıkacakları için yarım sayılabilirdi. İkisi de bir yandan bu kadar kısıtlı zamanda işin içinden nasıl çıkabileceklerini düşünüyordu. Başlarına gelenlerin üzerine uyku mahmurluğu da eklenince sarhoş gibi olmuşlardı. Giyindikten sonra, bahçede gerekebilecek aletleri sırtlanmak üzere evin altındaki eskiden ahır olan depoya indiler. Babaları bahçeye gitme konusunda ısrarcıydı, bedava ırgat bulmuşken bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Bahçede ne kadar yorulacaklarını bildiklerinden, daha üzerlerini giyinirken hayattan bezmiş bir ruh haline bürünmüşlerdi bile.
Depoda bir şey dikkatlerini çekti; kapının ağzında büyük bir kurbağa vardı. İki avuç kadar alan kaplıyordu oturduğu yerde. Selçuk, oldum olası hazzetmezdi kurbağalardan. Önce içeri girmeye çekindi.
- Bu kurbağa ne burada? Atsak ya şunu kapıya.
- Karışmayın ona siz, ben attım da geri geliyor. Belki 10 kere attım bu hafta, sabahına burada bitiyor pezevenk.
Adam, belli ki çekiniyordu hayvandan ama kurtulmak da istiyordu. Kenan, dedesinin anlattığı eski bir hikayeyi hatırladı hemen:
Eski evi, dedeleri kendi elleriyle yapmıştı evlenme çağı geldiğinde. Yeni evliler yerleşsin diye düğünden önce ev yapılır ve düğün sonrası gençler yeni evlerine yerleşirlerdi eski adetlere göre. Eve yerleşildikten sonra bunun gibi bir kurbağa peydahlanmıştı ahır kapısında. Dedesi, hayvanı kaç kere attıysa da kurtulamamış, öldürmeyi düşünmeye başlamıştı. En sonunda uzak bir bahçeye gidip orada bırakmış, bir günde gelemeyeceği yolu geldiğini görünce de hayvanın aslında cinli olduğunu anlayıp kurtulmanın başka yolunu aramıştı. Karısının “kurtul şu hayvandan” ısrarları onu iyice hiddetlendirince hayvanın kafasına kürekle vurup öldürmüş, kendisi de yarı beline kadar sanki közün üzerindeymiş gibi yanmıştı bir hafta. Bir hoca bulunup okutulmuş ve iki ayda kendine gelebilmişti. Babaları muhtemelen bu hikayeyi biliyordu. Yerini sahiplenmiş bir cinle karşı karşıya olduklarını farkeden Kenan, babası ve Selçuk’un depodan çıkmalarını bekledi. Hayvanın kırmızı gözlerine baktıkça korkuyor ama evini bu durumdan kurtarması gerektiğini de biliyordu.
- Sevmiş burayı.
- He, sevmiş. Haydi ulen, oyalanmayın.
- Siz çıkın, ben bilek bakayım şuradan.
Selçuk, babalarına duyurmamak için ağabeyine fısıldadı:
* Lan, bu kurbağa, kurbağa mı acaba?
* Hiç sesini çıkarma, babam zaten anlamış. Çıkar sen babamı, ben geliyorum.
Selçuk ve babası çıktılar, Kenan ise kurbağayla başbaşa kalmıştı. “Buna ne diyeyim ki şimdi? Hayatımda ilk kez bir kurbağayla konuşacağım.” diye sesli düşündü. Depoya dışarıdan giren loş ışık dışında başka ışık yoktu. Hayvan, sanki Kenan’ın niyetini anlamış gibi karanlık olan kısıma yönlendi ve ağır adımlarla ilerledi.
- Artık konuşabilirsin, insan şeklinde benden korkmayacağını düşünüyorum.
- Kimsin sen? Burayı neden sahiplendin?
- Sizi takip etmekle mesulüm. Sahiplendiğim, bu yer değildir.
- Babam görmüş ama seni, hatta dışarı atmış.
- Geleceğiniz duyulunca bir hafta evvelden geldim. Başkalarının da olmadığına kanaat getirmem lâzımdı. Babanla karşılaştığımız doğrudur ama ikimiz de birbirimize zarar vermedik.
- Eski evde buluşacağımız söylendi bize, sen neden buradasın?
- Adım Hirvânî, haberciyim. Tehlikeli işlere gidiyorsunuz, haberlerini benden al, benden haber sor. Deden beni tanırdı, ona da haberler ilettim vaktiyle. Çok duasını aldım, çok yardımını aldım. Sana da yardım etmek benim borcum, benden çekinme. Eski ev sana zararlı, orada zihnini bulandıracaklar, o kalabalık toplanmada yerin olmasın. Ben senin adına haber ileteyim, sizin gibi yürümeyle vakit kaybetmem, vakit kazanırsınız.
- Dedemi rahatsız ettikleri gibi senin de beni rahatsız etmeyeceğini nereden bileyim? Adam kapısını kilitlemeden, duasını okumadan uyuyamıyordu sizin yüzünüzden. Kime güveneceğimi bilemiyorum artık. Biri geliyor, ben senin babaannenim diyor, biri gelip haberciyim diyor.
- Cinnîlere güvenilmez, bana da güvenmemek senin hakkın. Sana olayların başından anlatmaya başlayayım, bırak babanlar yürüsünler bahçeye. Ben seni onlara yetiştireceğim, şöyle otur.
Hirvânî anlatmaya başladı:
Köy, insanlar yerleşmeye başlamadan önce cinlerin, insanlardan uzak durabilmek için yerleşke olarak kullandıkları bir alandı. İnsanlarla iletişimde olanlar dahi buradan insanlara bahsetmez, huzurun bozulmasından korkarlardı. Fakat insanlar arasında açgözlülük olduğu gibi, cinlerde de açgözlülük vardı ve bu açgözlü cinler bir süre sonra köydeki eski altınları diğerlerinden kıskanır oldu. Altınlara ulaşmanın tek yolu ise burayı insanlara açık hale getirip, cinlerin buradan uzaklaşmasını sağlamaktı. Plan başarılı oldu; irtibat halinde oldukları insanlara verimli topraklarından, gür ormanlarından bahsederek ağızlarını sulandırdılar. Yerleşilebilecek onca yer varken, tam da yerleşkenin olduğu yere yollayıp evler yapmalarını sağladılar, hatta yardım ettiler. İnsanları kandırmak onlar için gayet basitti.
Zaman sonra cinlere yol göründü, nesiller boyu yaşadıkları köylerini artık insanlara bırakmak zorunda kaldılar. Sahip oldukları altınları da geride bıraktılar. Gelen insanlardan bazıları, bu altınların yerini öğrendi ama dokunmaya çekiniyorlardı. Köy nüfusu kalabalık olmaya başlayınca artık korkular silindi ve altınlar sahiplenilmeye başlandı. Altınların yerini bilen kişiler az sayıda olduğundan, altınlar belli aileleri zengin etti. Bu aileler birkaç nesil sefa sürdükten sonra, altınların asıl sahipleri tarafından rahatsız edilmeye başlandı. Kimi kalıcı olarak akıllarını yitirdi, kimisi başına daha fazla bela gelmesin diye köyü terk etti.
Gelen insanlar arasında bilinçli olanlar da vardı. Altınlara dokunulmaması gerektiğini ve köyün yanlış yere kurulduğunu biliyorlardı. Artık köyün taşınmasına geç kalındığı için insanları bilinçlendirme yolunu seçtiler. Buna karşın insanların bilinçlenmesi altın peşinde olanların işine gelmiyordu ve cinlerle işbirliğine gidip karşı durmaya başladılar. Köy halkı bölünmüştü artık; cinlerle müttefik olan, daha fazla altın ve zenginlik peşinde olan altın avcıları, durumdan habersiz hayatlarını sürdürmeye çalışan cahil ahali ve yerlerinden edilen cinlerin insanlara zarar vermesini ve açgözlü insanların bu durumdan pay çıkarmasını engellemeye çalışan âlimler. Âlimler ve avcılar arasında 4 nesil boyunca gizli bir kavga yaşandı. Avcılar, büyü ve cadılık yoluna giderek âlimleri bezdirmeye çalıştılar. Âlimlere gelen gizli bir destek vardı, o da insanlar ve cinler arasındaki münasebetlerde sınır olması ve iki tarafın da mağdur olmaması için çalışan akl-ı selîm sahibi cinlerdi. Cinlerin desteği sayesinde büyü ve cadılığa karşı koymak mümkün oluyordu.
Aradan geçen zamanda tüm köy zararlı çıkmıştı. Tarlalarda ekin, ahırlarda hayvan kalmadı. Köydeki durum diğer köyler tarafından da bilinir olmuştu, yollarda tüccarlar da görülmez oldu. Bir gün tüm köy bir araya gelip anlaşma yapma kararı aldı. Altınlar, köylüye ve cinlere birer pay olmak üzere iki eşit parçaya bölünüp dağıtıldı. Anlaşmaya göre, bundan sonra iki ırk arasındaki münasebetler kesilecek, büyü için bilgi veren eski yazıtlara el konulacaktı. Söylendiği gibi yapılıp kitaplar toplandı ve yakıldı. Anlaşma yapılan yerde herkes anlaşmaya uymaya yemin etti, uymayanların cezalandırılmasına karar verildi.
Köy, yeryüzünün yeni sahibi olan insanlara kaldı ondan beri. Kimse yaşananlardan bahsetmedi. Vakit geçtikçe unutulmaya başladı eski olaylar. Kargaşa yerini huzura bırakınca köyün diğer köylerden farkı kalmadı. Göç edenler geri geldi, akrabalarına kavuştu.
Şimdi ise eski yazıyla yazılmış bir kitap ortaya çıktı köyde. Ailenin torunlarına miras olarak bıraktığı bu kitap, avcıların bilgileriyle doluydu. Yeni nesiller, eskilerin açgözlü hallerine benzemeye başladı. Yaşananlardan haberi olmadan cahilce kullandılar kitabı, dedenizin babasının onlara engel olmaya çalışması da atalarınızdan kalma alimliğin devamıdır. Diğer insanlar, bu ailenin elinde tuttuğu kitaptan habersizdiler. Öte yandan bu kitaba yalnızca insanlar sahip olmaya çalışmıyor, cinler de sizi kullanarak kitaba ulaşmanın peşindeler. Sizin akrabanız olduğunu söyleyenler yalan söylemediler, doğrudur. Fakat doymayan nefislerini kitaptaki bilgilerden gelecek büyüyle tatmin etmeye çalışacaklar.
Bundan sonra kararı sen ver. Sen, kardeşinden daha bilgilisin. Yolunuza çıkmamı istemezseniz, hemen buradan giderim, bir daha karşılaşmayız. Yardımıma ihtiyacın olursa, adımı zikretmen yeterli. Etrafında insanlar yokken beni çağır, orada olacağım. Şimdi seni babanın ve kardeşinin yanına yetiştireyim, kafandaki soruları akşam üzeri sor, konuşalım.
- Doğru söylüyorsun. Babam şüphelenmeden götür beni yanlarına.
- Kapa gözlerini, ayakların yere değmeden açma.
Gözlerini kapadı ve öylece bekledi. Ayaklarının yerden kesildiğini fark edince heyecanlandı ama açmadı gözlerini. Birkaç d”akika kadar rüzgarı hissetti, uçuyor olmak bir yandan korkuturken bir yandan heyecandan kalbinin daha da hızlı atmasını sağlıyordu. Ayakları yere değdiğinde derin bir nefes alıp gözlerini açtı, adam gitmişti ve kardeşiyle babasının sesleri duyuluyordu.
- Ulen, sen ne ara önümüze geçtin? Biz seni arkada sanıyorduk.
- Siz dolaşıp gelirsiniz diye ben bahçeden geçeyim dedim, sesinizi duyunca önünüze geçtiğimi anlayıp durdum.
- Aferin ulen sana, ufakken hep uyuzdun da büyüdükçe demek hızlanmayı öğrenmişsin.
- Sağolasın ihtiyar, artık seni geçebiliyorum demek.
- Beni siz yaşlandırdınız ulen hayırsızlar, bir de geçmiş dalga geçiyorlar.
Bahçeye doğru devam ettiler. Selçuk, ağabeyinin neler yaptığını merak ediyor ama babasının duymasını istemediğinden soramıyordu. Bahçeye az bir yol kalmıştı ve yorucu bir gün olacaktı.
(…)
(…)
Korku ve heyecandan kendi kalp atışlarından başka bir şey duymuyorlardı. İdamlarına götürülür gibiydiler, çaresizlikten boğazları düğümlenmişti. Kenan, kardeşine baktığında daha bir hüzünlendi. Kendinden çok onu düşünüyordu. Çocuk, ona göre hiç büyümeyecek olan kardeşi, boynunu bükmüş, iki adamın arasında ilerliyordu. Adamların o ters ayaklarını gördükçe kalbi daha hızlı atıyordu, bu korkunun ötesi akıl oynatmak olurdu. Çaresizlik, korkutmaktan çok sinirlendirmeye de başlamıştı bir yandan Kenan’ı. Adamlar sisin içinde parlıyorlardı. Soğuk ateşten adamlar, sisin içinden kırmızı gözleriyle kardeşlere bakıp sonra kayboluyorlardı.
Harman yeri gibi bir düzlüğe geldiler. Sokak lambalarından, evlerin ışıklarından uzak olmalarına rağmen aydınlıktı, hepsinin vücudu baştan aşağı ayrıntısıyla görülebiliyordu. Adamlardan gelen ışık, harman yerini sise aldırmadan aydınlatıyordu. Kadın, durup etrafındakilere bir şeyler söyledi anlamadıkları bir dilde. İkisi yaklaştı, yere iki daire çizdiler. Kadın, dairelerin önünde durdu ve kardeşleri tutan adamlara bırakmalarını söyledi. Kardeşleri dairelerin önünde bırakan adamlar, yanlarına geçti. Kadın, bir daire de kendine çizip içine girdi.
- Dairelerin içinde durun, biz söylemeden çıkmayın. Size dedenizden ve dedenizin babasından bahsedeceğim. Büyük dedeniz, Hasan, benim eski kocamdır. Dedeniz ise oğlum sayılır. Bizden korkmamanız için dedeniz sana küçüklüğünde öğütler verdi, Kenan. Eski evinizde, büyük dedenizin ölümünden sonra büyük annenizle bir anlaşma yaptık. Ona, iyi bir ev yapacak kadar altın verip yeni yerine taşınmasına yardım ettik. O öldükten sonra aynı evde yaşayamayacağımızı büyük dedeniz iyi biliyordu, onun vasiyetine göre hareket edildi. Deden ve ailesi maddi sıkıntı çekmedi, kapılarından kötü insanlar giremedi.
- O halde biz de sizin torununuz mu oluyoruz?
- Doğru, sizleri de küçüklüğünüzden beri koruyan, size yardımcı olanlar yanlarınızda duruyor. Sizlere ellerinden geldiğince varlıklarını belli etmeden yarımcı olmaya çalıştılar.
- Mâdem bize görünmek istemiyordunuz, neden son aylarda peşimize takıldınız? Neden görünür oldunuz?
- İşte bu akşamki asıl mevzumuz bu. Komşularınız ve bize yaptıkları yüzünden sizden yardım istemek için geldik. Onlar büyücü ve cadılıkla meşguldürler. Dedenizden sonra bizleri esir edip isteklerini yaptırdılar. Sizler gibi bizim de ailelerimiz var, huzurumuzu bozup aile düzenlerimizi altüst ettiler. Sizin yardımınız olursa onlara engel olabiliriz.
- Büyücü diyorsunuz, cadılık diyorsunuz. Biz ne yapabiliriz? Büyüden ne anlarız?
- Onlar hem insanlardan hem de bizim taraftan yardım alıyorlar. Yapmanız gereken sadece sizin taraftan gelen yardıma engel olmak. Sizin insanlarınıza büyü yapmak yasaklandı. Bunların büyücü olduklarını kanıtlayın ve toplumunuzdan dışlayın. Yalnız kaldıklarında etkisiz olacaklar.
- Polise haber verelim, alıp götürsünler.
- Onlarda eski bilgeler tarafından yazılmış kara büyü kitabı var, onu alıp yakın. Eğer hata yaparlarsa onlar bizim esirimiz olur.
- Hırsızlık mı yapalım yani?
- Evet, kitabın önderliğinde bize karşı güçlü durumdalar. Evin etrafındaki muskalar, içeri girmemizi engelliyor. Bu durum hepimize zarar verir. Sizlerin ona karşı koyacağınızı bildiklerinden üzerinize içlerinden birini gönderdiler. Aramızdan esir aldıklarının akıllarını bozup insanlara zarar verdirdiler. Biz artık güç durumdayız, yardım ederseniz aranıza karışmaz ve kimseye görünmeden yaşamaya devam ederiz.
- Selçuk, ne diyorsun?
- Ne diyeyim ağabey? Bir yolunu buluruz herhalde. Yardım etmezsek işler iyice kötüye gidecek gibi.
- Tamam, size yardım edeceğiz. Madem eskiden gelen bir akrabalığımız var, bu size borcumuzdur.
- Şimdi ayrılacağız, aracınıza sizi geri götürüp bırakacağız. Eski eve gece gelip bizi görebilirsiniz. Ailenizdeki diğerleri bizi bilirlerse söz dağılır, başkalarının da bizden haberi olur. Buna engel olmak için onlarla bizi konuşmayın.
- Anlaştık, bizi bırakın şimdi.
- Çıkın dairelerden. Adamlar yeniden kollarına girip geri geri götürdüler kardeşleri. Uzaklaştıkça etraflarını saran gözler görünmez oldu, sadece sis vardı şimdi. Geldikleri gibi çıt çıkarmadan ilerlediler. Araba saplandığı yerde değil, daha ileride bir düzlükte duruyordu.
- Sağdaki yol ayırımından gidin, doğru evinize varın. Yolda durmayın, gördüğünüz hayvanlara yaklaşmayın.
- Askerdeki komutanıma benziyorsun, askerliğini nerede yaptın sen?
- …
Kapılarını kapattıklarında adamlar da görünmez oldu. Motoru çalıştırıp sisin içinde yavaşça ilerlemeye başladılar. Yine bir sessizlik vardı, Selçuk bozdu sessizliği.
- Hemen de laubali oldun adamlarla, ağzını yüzünü yamultacaklar sonra.
- Çok gerildim, dayanamadım. Sinirden gülesim geldi öyle çocuk gibi ayaklarım yere değmeden gidip gelince.
- Ne yapacağız şimdi? Dediği şeylere baksana, kadın bildiğin babaannemiz çıktı.
- Eve bir varalım, bu gece uyuyup yarın sâlim kafayla düşünelim. Hiç sevmezdim bu komşuları ezelden beri. Çocukları bile bir garipti, doğru dürüst konuşmazlardı bile kimseyle. Kapıda bir çekiç bıraksan, bunlar etraftaysa kaybolurdu. Hayvanlar eve geri dönmezse bunlardan bilinirdi. Dedemi görünce yollarını değiştirirlerdi, selam alıp verdiklerini hiç görmedim.
- Ne yani? Bunlar kötü adamlar diye ortaçağdaki gibi evlerini mi yaktıralım köylüye?
- O kadar da değil. Biz yokken bir değişiklik olmuş mu diye sorar bilgi alırız köyde, sonra ne yapacağımıza karar veririz. Bak, dediği sapak burası galiba, dönüyorum buradan.
- Boşuna benzin harcadık, söyleseydik bıraksalardı bizi eve kadar.
- Aklıma gelmedi değil. Şaka bir yana korku kalmadı, babaannemizi sevdim galiba ben.
- Bunları gidince psikiyatrıma anlatacağım. Sen asıl korkuyu o zaman gör.
- Ben de geleyim, beraber anlatalım. Hastalarına bakış açısı değişsin.
On beş dakika kadar yokuş yukarı çıkınca eski yola kavuştular, yukarı çıktıkça sis de kayboldu. Köye vardıklarında gördüler ki çok şey değişmemişti, yeni ev yapan bile yok diye düşündüler. Meydanı geçip soldan yukarı çıkınca eve vardılar. Oturma odasının ışığı yanıyordu, besbelli babaları hala ayaktaydı. Arabanın sesini duyunca dışarı çıktı oğullarını karşılamak için.
- Ulen hayırsızlar, bu saat ne böyle? Neden aksi gibi habersiz geldiniz?
- Hoşbulduk. Biz de seni iyi gördük, baba!
- Sus ulen sen, yerden bitme!
Bundan daha sıcak bir karşılama beklemiyorlardı, sımsıkı sarıldılar birbirlerine. Babaları bu sarılmaya şaşırdı;
- N’oldunuz ulen? Tipiniz kaymış sizin.
- Girelim de içeride anlatırız. Sıkıntıdan sıkıntıya, nasıl zor geldik bir bilsen.
Kenan, kardeşini dirseğiyle dürttü. Selçuk, anladım dercesine kafa sallayıp babasıyla kol kola eve girdi. Peşlerinden de Kenan, çantaları alıp kapıyı kapattı ve kilitledi. Kapının yanındaki pencereden son bir kez dışarı baktığında, ileriden ona bakan bir çift kedi gözünü fark etti. Eliyle bir nah işareti yapıp gülerek perdeyi örttü ve salona geçti.
- Eee evlatlar, hoş geldiniz. Anlatın bakalım, nasılsınız?
- Nasıl olalım, aynı işte. İşe git, eve gel. Bu da arada bana geliyor da ses oluyor.
- Senin okul ne oldu? Bitecek mi bu sene?
- Bitti sayılır baba, tezi verdim bugün sabahtan.
- Helal sana, sen şimdi hediye de istersin. Liseyi bitirince bilgisayar diye tutturduydun, bu sefer ne isteyeceksin bakalım?
- Ağabey halletti onu, bu sefer sana bulaşmam.
- Ne alacaksın bakalım kardeşine?
- Arabayı ona veriyorum. Zaten o sürüyordu, ben ihtiyaç duymuyorum servis olduğundan.
- Sana da helal ulen, ikinize de helal olsun. Çok sevindirdiniz bizi, anneniz üşüttüğünden duramadı. Ateşlenince yattı uyudu. Yol nasıl geçti? Yeni çakıl döktüler yola, dikkatli sürün diyecektim ben, unuttuğumu sonra fark ettim.
- Baba, bir yola girdik ki anlatsam anlayabilecek misin acaba? Sisten biz anlamadık neresi olduğunu, başımıza işler geldi ama sonunda geldik.
- Nasıl bir yolmuş, tarif et bakalım.
- Köy yoluna girdikten sonra sis bastı, öyle bir beş dakika kadar ağır usul gittik. Sonra yol çatal oldu, biri sağdan yukarı, biri aşağı gidiyordu. Biz yukarı gidene saptık. Ondan sonra olan oldu işte.
- Ne oldu ulen hıyarağası, düzgün anlatsana şunu.
- Ağabeyim anlatsın, ben kötü oluyorum hatırladıkça.
- Anlatayım, bu sağdaki yol bir ormana çıktı, baba. Biz de durmadan devam ettik, geri de dönemedik, çok dardı yol. Sonra ormandan aşağı inerken de çamur vardı, aha gittik aha gidiyoruz diye diye indik. Bu korktu orada arabayı durduramayınca. Kötü olması ondan zaten, aşağıda da bir araba gördük, ona vuracağından da korkunca baktım olacak gibi değil, ben aldım bir yerde durup. Epey ter döktü kerata.
- Ulen ben bildim o yolu, eski ormanlık yolu o. Orayı askeriye açtıydı bir ara ikmal yolu olsun diye, sonra onlar da bıraktı. Bu Selçuk yeni doğduydu işte açıldığında, şimdiki yeni çakılı dökenler orayı kullanılıyor sanıp çakıllamışlar baş yanını. Ormana gelince anlamışlardır demek ki yanlış geldik diye geri dönmüşlerdir. İyi gelmişsiniz siz o zaman, yoldan bir atsa direkt deredesiniz. Hadi o zaman sizi yatırayım ben, uykum geldi iyice, siz de yorgunsunuz. Yarın ananıza anlatmayın bu işleri, evhamlanır. Bir de üşütünce iyice mızmız oluyor, huyunu bilmez misiniz. İçeriki odada yataklarınız serili, pijamalarınızı giyin de yatın haydi.
- Tamam baba, sana iyi geceler.
- Haydin iyi uyuyun, sabahleyin çıkar bahçeye bakarız beraber.
- Anlaştık, iyi uykular.
Odalarına geçip çantalarını açtılar. Pijamalarını alıp giymeye başladıklarında babalarının kapı kapatma sesi geldi.
- Yahu ben dürtmesem anlatacaksın adama ne var ne yoksa.
- Lan, şuurumu kaybedecektim az kaldı bu akşam. O kadar da hatam olsun. Düzelttik işte sonradan, kızma.
- Kızmadım yahu, aklıma kadının söyledikleri gelince ağzından kaçırırsın diye korktum. Sonra bizimkilere de bir bela gelmesin.
- Yarın hiç olmamış gibi yaparız. Bu gece başka gelen olmasa bari.
- Haydi, tuvalete gideceksen git. Uzunsa ben gideyim hatta, kapıda bir saat bekletiyorsun sonra insanı.
- Kısa sürer, hemen çıkarım.
Yün yataklar yere serilmiş, annelerinin elleriyle yaptığı yorganlar üzerine örtülmüştü. Köyün rakımı yüksek olduğundan, ara sıra yazları dahi soba yaktıkları olurdu. Serinliğin verdiği hafif ürpertiyle girdiler yataklarına. Birbirlerine iyi geceler dileyip arkalarını döndüler. Bu gece sabah olacak mıydı acaba? Düşünmekten yorulmuşlardı, uykuya dalmak zordu. Sabah ezanını duyduktan sonra gözleri kapandı ikisinin de.
- Gir sağa, şuradaki sapak işte.