UYANIŞ (2)

- Çay yaptım, pasta da pişer şimdi. Size ne oldu?

- Yok bir şey hanım. Sen az mutfağa git, biz iki dakika konuşalım.
- İyi madem, gideyim.
Korkudan hala elleri titriyordu, oğluyla konuşmaları gereken şeyleri konuşmaya çekiniyordu. Yetiştirilme tarzına göre, bu konular dile getirilmezdi. Bir de anlamadığı nokta, Selçuk’un nasıl bu kadar sakin davranabildiğiydi. Kendini biraz toplayıp sordu oğluna neler olduğunu, neler bildiğini. Oğlu anlattıkça daha bir korkuyor ama iki evladının kafa kafaya verip bu işten kurtulmaya çalışması bir yandan gurur veriyordu, sakince karar verebilmelerine seviniyordu. Onların yerinde olsa, bu kadar sakin davranamayacak hatta çoktan delirmiş olacaktı ona göre. Kapıdaki adamın ayaklarını gördüğünde hissettiği korkuyu oğullarının evlerinde yalnızlarken yaşadıklarıyla kıyaslayınca, çocukları kadar sakin davranamayışına şaşırdı. Babası, torunu Kenan’a anlattığı kadar anlatmamıştı ona yaşadıklarını. Bildikleri, eş-dost sohbetlerinde konuşulan kulaktan dolma şeylerdi. Hele o Rıza yok mu?! Babasının o aileyi neden sevmediğini şimdi daha iyi anlıyordu. Para delisi, hırsız ve ahlaksız sıfatları herkesin dilindeydi eskiden beri ama büyücülük ve cadolozlukları yeni yeni çıkıyor sanıyordu. Demek ki babası eskiden de böyle şeylerle karşılaşmıştı. Peki, bundan sonra ne olacaktı? Adamların evine uluorta girip, kitabı alıp çıkacaklar mıydı? Kenan olsa kesin akılcı bir çözüm bulurdu, ne durumdaydı acaba? Kendine olan tüm güveni yıkıldı bir gecede, çaresizlik ve korkudan başka bir şey hissetmiyordu. Oğluna bir kavuşsa o zaman her şey daha iyi olacaktı. Selçuk, uzun uzun anlattı o bir yandan kafasında bunları düşünürken. Sormak istediği sorular vardı kafasında ama soramıyordu, utanmasa ağlayacaktı. Bu çocuklar ne zaman büyüdüler de böyle korkusuzca karşılarına çıktılar cinnilerin? Karısı ne diyecekti bunları duyduğunda? Fareden bile canavar görmüş gibi kaçan karısı, Selçuk’un anlattıklarını dinlerken bayılırdı büyük ihtimalle. Sahi, çay içeceklerdi.
- Hanım! Pastayı al da gel. Çayı da getir, bunlar soğudu.
Çaylar tazelendi, iştahsız ve sessizce bir iki lokma aldılar pastadan. Hacer, merak ediyordu neler olduğunu ama sormuyordu. Ahmet ona gerekli gördüğüne anlatırdı zaten her şeyi. Bilmemesi gerekiyorsa sormazdı. 
- Kenan gelmedi mi hala? Ona da ayıralım pastadan. 
- Ekremlere gitmiş, geç gelirim ya da gelmem belki dedi. Yarın yer artık.
Keyifsiz sohbet bir süre daha sürdükten sonra evin reisinden yat emri geldi. Selçuk’a sabah erken kalkıp bahçeye gideceklerini söyledi ve odasına geçti, karısının öyle bilmesini istedi. Yatağına girdiğinde hala titriyordu, “üşüdüm biraz” diyerek baştan savma bir cevap verip karısına arkasını döndü. Bildiği ne kadar dua varsa okudu, günün ilk ışıklarına kadar uyuyamadı o gece. Sıkıntı, bıçak yarasından beter acıtıyordu canını.
Gün iyice aydınlanınca kalkıp oğlunu uyandırdı. Üzerlerini değiştirip alelacele kahvaltı yaptılar ve gün içinde yemek için ufak bir çıkına yiyecek koyup yanlarına aldılar. Depoya uğramadan yola koyuldular, önlerinde uzun bir yol vardı. 
Şimdi ise oğlunu sağ sâlim bulduğuna o kadar seviniyordu ki kelimelere dökülecek bir sevinç değildi bu. Gerçi, sâlimliği şüpheliydi Kenan’ın ama olsun, ona kavuşmak yetmişti. Konu değişsin, herkes biraz kendine gelsin diye Selçuk’a laf attı.
- Ulen hıyar, öyle ağır ağır gelmeseydin 2 saat önce gelmiştik.
- Bırak ya! Yolda yarım saatte bir oturalım diyen ben miydim? Hem de yokuş aşağı geldik. 
- Yaşlandın sen baba, çocuğa suç atma boşuna. Ben bilmiyor muyum sanki?
- Ulen ikinizi de döverim şimdi, dalga geçmeyin benimle. Kalkın, belli ki siz dinlenmişsiniz! 
- Kalkmadan bir düşünelim baba, gece başıma ne geldiğini bile hatırlamıyorum. Şimdiden ne yapacağımızı bilelim, acele etmeliyiz. İşten izin alayım diyorum ben, Selçuk zaten tezini verdi, zaman sıkıntısı yok. Bu işi başımızdan atmadan kimseye rahat yüzü de yok. 
- Oğlum, ne yapacağız peki? Ben sizin kadar sakin olamıyorum, uyuyamadım bile gece korkudan. 
- Ben diyorum ki gidelim konuşalım önce. Eğer anlaşamazsak Hirvânî ile konuşur, onlardan yardım isteriz. Altı üstü bir kitap, bir şekilde alacağız onu. Baba, sen köyün büyüklerini bir araya toplar mısın bu akşam? Onlarla da konuşalım. Köyde herkesin rahatsız olduğunu söylemiştin, büyüklerle bir karar verir hatta belki beraber gideriz konuşmaya. Bütün köye büyü yapıp hepimizi yakacak halleri yok ya, kalabalığa karşı güçsüz olacaklardır. Düşünüyorum da, gerekirse değirmene gider ve cinlerle de konuşuruz. 
- Ne değirmeni ulen? O izbe yere götürüldüğünü duyunca bile korkudan ödüm patladı benim! Bak, hala ellerim titriyor korkudan. Hem sen daha yeni kendine geliyorsun, oraya geri gitmeyi gözün yiyor mu? Seni oraya götüren adam bile gitmeyin dedi oraya, gündüz gidin alın dedi bize akşam kapıya geldiğinde. Oğlum, onlara güvenilmez, onlarla anlaşılmaz. Rıza’yla anlaşmak bile daha kolay geliyor bana. Ben akşama köyün büyüklerini toplayayım kahvede, hep beraber oturup karar alalım. Böyle kendi kendinize iş yapmaya çalışınca başınıza neler geldiğini gördün. Bundan sonra kendi başınıza iş yapmak yok size. Benden habersiz tuvalete bile gitmeyeceksiniz. 
- Tamam, baba. Haklısın, akşama oturup hep beraber konuşalım. Gidelim mi şimdi? Çok yol var daha eve, oyalanmayalım artık.
Yola koyuldular yeniden eve doğru. Akşam köylüyle neler konuşacaklarını konuştular yol boyunca. Herkesin korktuğu belliydi ama birlik olmaya çalışan yoktu. Birlikte gidilip konuşulduğunda çözüme ulaşmak kolay görünse bile, köylüyü ikna etmek o kadar da kolay olmayacaktı. Eve geldiklerinde güneş batmaya başlamış, gökyüzü alacakaranlığa bürünmek üzereydi. Ahmet, eve girer girmez telefona sarıldı insanları aramak için. Annesi Kenan’ın halini görünce ne diyeceğini bilemedi. 
- Ne oldu oğlum, kavga mı ettin? Ne bu halin? 
- Hayır anne, bahçede yuvarlandım ayağım kayınca. Bir şeyim yok. 
- Bu nasıl yuvarlanmak oğlum, her yerin kirlenmiş. Üzerini değiştir çabuk. Ağrın, sızın var mı? 
- Yok anne, iyiyim ben. Birazdan değişir gelirim, bir banyoya gireyim.
Yarım saat kadar evde oyalandılar. Daha sonra köy kahvesine gitmek için meydana doğru yola çıktılar. Akşam olmuş ve köyün sokak lambaları yanmıştı evden çıktıklarında. Meydana yaklaştıkça insan sesleri gelmeye başladı, seslerden anlaşıldığına göre neredeyse herkes buradaydı. Kalabalığa girince tanıdıklarla uzun uzun hoş-beş faslı ve ardından çaylar geldi. Ahmet ve oğulları, bir an önce asıl mevzuyu konuşup işi bitirmek istiyorlardı. Ahmet’in büyük amcası Halit konuyu açtı.
- Eee Ahmet, neden bizi topladın buraya? Nedir konuşacağın?
- Emmi, köyde bu arada herkesin canını sıkan tek mevzu var, sizin de aklınıza gelen budur bence. O yüzden hiç uzatmadan konuya gireyim. Rıza ile konuşup köyde büyü müyü işleri yapmamasını isteyelim, gerekirse şikayet edelim diyeceğim. Bunların aylardır neler yaptıklarını bilmeyen kalmadı, köyün adı büyücü köyüne çıktı onların yüzünden. Gidip konuşalım, eğer gitmeyiz diye ısrar ederlerse köyden göndermek için başka yollar deneyelim. Bunların köyümüzde durması bize zarar veriyor. Hem büyü yapmak yasak değil mi? İşi ticarete döktüler, kapılarına gelen gidenin haddi hesabı yok.
- Ne yapalım? Kapılarına gidip köyden gidin mi diyelim? Sen benim yeğenimsin ama o da yeğenim. Büyü işlerinden ben anlamam, bir şeyler yaptıklarını duyuyoruz ama köyden kovmak olmaz. Eğer bir yanlışları varsa, gider konuşuruz. Fevri davranmamak gerek, yoksa pişman oluruz.
- Huzurdan başka bir şey istemiyorum. Bunlar böyle büyü falan dedikçe nasıl huzur olsun köyde?
- Hepimizin istediği huzur. Madem huzur istiyoruz, huzursuzluk yaratmadan anlaşmaya çalışalım.
Ahmet ve Halit tartışırken, köydeki diğerleri bir süre sessizce dinlediler fakat sonra rahatsız olanlar durumlarını dile getirmeye başlayınca sesler yükselmeye başladı. Onları eskiden beri sevmeyenler ve fevri davranılıp düşmanlık oluşmasını istemeyenler küçük tartışmalara girmeye başladılar. Büyükler araya girmese, insanlar birbirlerine gireceklerdi. Rıza da bu köyden biriydi ve onun da akrabaları vardı. Hatta Rıza’nın kardeşlereinden biri olan Remzi de kahvede tartışanlardan biriydi ve ağabeyinin köyden bir an önce gönderilmesini istiyordu. Köydeki birkaç dükkanın sahipleri ise çok memnundu hallerinden, gelen giden sayesinde cepleri para görüyordu.
Gençlerin yersiz tartışmalarından sıkılan yaşlılar bir karar verdiler kendi aralarında. Bu iş daha fazla dillendirilirse köylünün arası bozulacak diye düşünüp hemen bu akşam Rıza ile konuşulmasını istediler. Sözü dinlenenlerden 5 kişilik bir ekip, Halit ile beraber gidecek ve konuşacaktı. Vakit geç olmadan ayaklanıp Rıza’nın evine doğru yürümeye başladılar. Köy, geniş bir arazi üzerine kurulmuş olsa da evler birbirinden çok uzak sayılmazdı birkaç hane dışında. Rıza’nın evi, bu uzak hanelerden biriydi ama evin yolu köy merkezinden geçiyordu. 
Sözcüler Rıza’nın evine vardığında, Ahmet ve oğulları evlerinin ışıklarını yeni görüyor olacaklardı. Evin ışıkları normalden fazla parlak göründü önce, sonradan anladılar bir terslik olduğunu. Adımları hızlandı önce, daha sonra koşmaya başladılar. Alevler evin sol tarafını kaplamıştı, kıpkırmızı kor olmuştu mutfak ve yatak odasının olduğu kısım. Sağ tarafta ise havada süzülen başka alevler görülüyordu. Hayır, bunlar yanan evin görüntüsü değil, cinlerdi. Nefes nefese kaldıkları halde tüm güçleriyle koştular. Hacer’in iyi olup olmadığı dışında tek bir şey bile düşünmeden var güçleriyle tek kelime etmeksizin evlerine koştular. Cinlerin ortasında yerde diz çökmüş, elleriyle yüzünü kapamış olan Hacer’i gördüler sonra. Kadıncağız, korkusundan öylece kalakalmıştı etrafında uçan ateşten adamların arasında. Yaklaştıkça cinlerin sayısı azalıyordu, evin yanarken çıkardığı sesler ve Hacer’in ağlamaları daha net duyuluyordu artık. Onlar yaklaştı, cinler azaldı. Korku hissetmiyorlardı, kin bürümüştü gözlerini. Evleri, anneleri, babalarının 32 yıllık eşi gözlerinin önünde yıkılıyordu. Kadın, ayak seslerini duyunca kafasını çevirdi umutla. Ona doğru koşan oğulları ve kocasını görünce bıraktı kendini yere, bayılmıştı. 
- Kenan, depodan hortumu getir. Koş! Selçuk, sen de anneni arabaya atıp dayınlara götür. Bunun hesabını sormasını bilirim ben! Konuşmakla olacak iş değil bu, kısasa kısas! Ben de bunu yapanın evini başına yıkmazsam bana Ahmet demesinler!
Kenan, hortumu çeşmeye bağladı ve eve doğru su sıkmaya başladı. Ahmet ise eline geçirdiği kürekle yerden kaldırabildiği toprağı alevlere saçıyordu. 15 dakika kadar sonra evin önü insanla doldu, Selçuk herkese haber vermişti. Evin yarısı kül olmuştu ama gelenlerle beraber çalışarak diğer yarısını az hasarla kurtardılar. Yanlarına alabildikleri kadar eşya alıp arabaya doldurdular ve Hacer’in ağabeyi olan Fikret’in evine gittiler. Kimse tek kelime etmeden yataklar serildi evde, herkes odalarına çekildi. Misafir odasında Fikret, Ahmet ve oğulları, yatak odasında ise kadınlar hep beraber yattılar o gece. Ağızlarını bıçak açmadı. 
Kahvaltı masasında konuşuldu her şey; oğullarının başlarına gelenlerden babasının anlattıklarına kadar her şeyi anlattılar Fikret’e. Dünyanın en vakur adamı olabilirdi, Fikret. O kadar sakin dinledi ki anlatılanları, onu tanımayan biri bu halini görseydi duymadığını düşünebilirdi. Sakince gidip hepsini öldürmeyi teklif etti, onlar içindeyken evi ateşe vereceğini söylüyordu Ahmet’e. Ahmet ise sözcü ekibinin konuşmasından ne sonuç çıktığını öğrenmeden harekete geçmenin yanlış olacağını söyledi. Eğer gidiyorlarsa, yalnızca evlerini yakacaktı; gitmiyorlarsa onlar içindeyken yakacaktı. 
- Baba, dayı, onların yaptığını nereden biliyoruz? Kundaklama olup olmadığı bile belli değil, jandarma bir kontrol etsin önce. Komutanla konuşalım, yangının sebebini öğrenelim ve ona göre harekete geçelim. Selçuk birazdan gidecek, karakoldan haber getirecek. Ben de çıkıp Halit emmimlere geçeceğim, dün gece neler olmuş onu soracağım. Siz ben gelene kadar lütfen bir yere ayrılmayın. Hep birlikte durun. 
- İyi o zaman. Yalnız gitmeyin, Lütfü seninle gelsin, Kemal de Selçuk’la gitsin ama çocuklara sahip çıkın. Acele gidip gelin, oyalanmayın. Selçuk seni kamyonete bıraksın, Halit emminlere benim kamyonetle gidin.
Ceketlerini sırtlarına alıp koşar adımlarla çıktılar evden, eve doğru tam gaz sürdü Selçuk. Yanmış evlerini gündüz gözüyle görünce içleri sızladı. Dağıldılar iki yöne, biri sağdan karakola doğru, biri soldan Halit’in evine doğru devam etti. 
Birkaç saat sonra Fikret’in evinde toplandılar yeniden. Karakoldan gelen haber, yangının mutfaktan çıktığı ve kundaklama olmadığı yönündeydi. Asıl ilginç haber ise Rıza’nın evine dün gece giden Halit’ten geliyordu, hatta birinci elden. Kenan, Halit ile birlikte geldi Fikret’in evine dün gece gördüklerini anlatabilmek için. Rengi soluktu ve sesi titriyordu konuşurken. Gözlerindeki kırmızılıklara bakılırsa gece uyumamıştı. Kesik kesik, derin düşüncelere dalarak anlattı Halit:
- Rıza evde değildi. Aslında kimse yoktu evde önce. Kapıyı çaldık ama açan olmadı. Seslendik, ses çıkmadı. Geri dönelim dedik sonrasında. Arkamızı döndüğümüzde hepimiz donup kaldık. Bir tabur adam vardı arkamızda, simsiyah giyimli adamlardı. Kafalarında koca kasketleri ve sırtlarında upuzun siyah paltoları vardı. Evin önünde ışık yoktu ama gözleri parlıyordu hepsinin. Sonra kapı açıldı aniden, Rıza açtı sandık. Baktık ki Rıza’ya benziyor ama o değildi. Kıpkırmızı gözlü, ters ayaklı bir adam açtı kapıyı. İçeri girmemizi söyledi, girdik. Oturun dedi, salonda bir kanepeye oturduk. Ne derse yaptık. “Bu köyden gidin” dedi bize, “sizi istemiyoruz” dedi. “Rıza ve ailesi yolumuzu kesti, onlar gitti. Siz de gideceksiniz, sonunuz aynı olmasın.” dedi sonra. Ev o kadar kötü kokuyordu ki anlatamam. Bana da Salim göstermese fark etmezdim, bütün aile salonda ölü yatıyordu yan yana sarılmış vaziyette. Öleceğimizi sandım, ellerim ayaklarım boşaldı onları görünce. Harun, bunlara neler olduğunu sordu, korkuya dayanamadılar dedi. Gelen gidenler nedir diye sordu, biz ilgileniyoruz dedi. Bir soru daha sorarsan sen de yanlarına yatarsın dedi adam. Sonra kovarcasına dışarı çıkmamızı söyledi, çıkıp geldik. Adamın boynunda iple asılmış bir kitap vardı, onu soracaktım dedi Harun yolda bana. Gece uyumadım korkudan, öldürselerdi de böyle korku çekmeseydim dedim. Kenan gelene kadar evdekilere de tek kelime edemedim, lâl gibi durdum öyle. Şimdi ne yapacağız yeğenler, nasıl kurtulacağız bunlardan? Bunca yıllık yerimizi bırakıp nereye gideceğiz? Ne yapacağız yeğenler, bir yol söyleyin! 
Adamcağız hayatının en korkulu gecesini yaşamıştı. Mantık yoluna gittiklerinde başına gelenlerden sonra mantığını kaybetmiş, yeğenlerinden medet umar hale gelmişti. Akıllarına hiç bir şey gelmiyordu, düşündükleri her şeyin yıkıldığı bir andı bu. Akıllar durdu, bakışlar donuklaştı. Madde bile olmayan varlıklara karşı mallarını korumaları gerekiyordu ve bunu nasıl yapacaklarını bilen hiç kimse yoktu etrafta. 

UYANIŞ (1)

Gür bir su sesi, ıslaklık, yattığı yerdeki taşların sırtına batışı, baş ağrısı ve otların kokusu… Neredeydi? Işık hala çok parlak geldiğinden gözlerini açmak istemiyordu. Ölmüş olmadığını anladı ama şu baş ağrısı ölümden beterdi. Kan tadı… “Kıpırdamak bile zor geliyor insana başı böyle ağrıdığında, neden ölmedim sanki?” Midesi bulanıyordu. Bir gözünü açıp nerede olduğunu öğrenmek istedi. Gelen ışık güneş ışığıydı, çoktan öğlen olmuştu. Kırmızı renkli çiçekler açmış ağaçları görünce bir tahmin yürütebildi nerede olduğuna dair. Eski değirmenin arkasındaki çağlayanda olmalıydı. Bu da evinden yaklaşık 15 kilometre uzakta olduğu anlamına geliyordu. Nasıl gelmişti buraya?

Yalpalayarak doğruldu yerinden. Kamyon ezmiş gibi acıyordu vücudu, kollarında morluklar vardı. Ayağa kalktığında başı döndü yeniden, hemen yanında duran ağaca tutundu düşmemek için. Ağzındaki şu kan tadından kurtulsa iyi olacaktı. Kaygan taşların üzerinde duramayacağını bildiğinden ağacın ince dallarından birini eğip destek aldı ve suya indi birkaç adımda. Yüzünü yıkarken sağ elmacık kemiğinin acıdığını fark etti, taşın üzerinde yatmaktan olmalıydı bu. Öksürdüğünde ağzından kan geliyordu, neler olmuştu dün gece, bir hatırlayabilseydi. Sudaki yansımasını görmeye çalıştı, yüzünü merak ediyordu. Avucuna aldığı sudan biraz görebildi, ufak sıyrıklar dışında bir şey yoktu. Suyun kenarına oturup kendine gelmek istedi, hafızasını tazelemesine ihtiyacı vardı.

 

En son Hirvânî ile buluşacaktı, evinden fazla uzaklaşmamıştı. Karanlık bir yerde adını söylediği anda etrafının sarıldığını hatırlıyordu. O ışık neydi? Işığın içinden elini uzatan birini hatırladı sonra. Tüm korkularını alıp ona yardım etmeye gelen birini hatırladı. “Ben Hirvânî, elimi tut!” Peki buraya nasıl gelmişti? Düşündükçe başının ağrısı şiddetleniyordu, buraya nasıl geldiğini bir türlü hatırlayamıyordu. Avucuna doldurduğu suyu kafasına döktü birkaç kez, serinledikçe kendine gelmeye başladı. “Adam elimi tutunca bir anda savruldum, sonra ne oldu?” Korkuyordu, yalnız kaldığı için çok korkuyordu böyle bir durumda. Elleri titremeye başladı, evine gitmeliydi. Yeniden paniklemeye başlamamalıydı, evinin yolunu biliyordu. Yol üzerinde yardım isteyeceği komşuları da vardı, en azından telefonlarını kullanabilirdi.  Kalkmalıydı bir an önce, çağlayanın sesi beynini delecekmiş gibi rahatsız etmeye başladı.

 

Değirmenin yanından geçmesi gerekiyordu, oysa değirmen yıllardır sahipli deniyordu. Oturduğu yerde çocuk gibi ağlamak istiyordu, öylece oturup saatlerce beklemek istiyordu. Değirmen olmazdı, oraya yaklaşma düşüncesi bile tüylerini diken diken ediyordu. Çağlayanın yukarısına çıkmanın tek yolu değirmendi. “Kendini topla, çocuk gibi davranıyorsun.” Gözleri dolmuştu ama yüzünden akan derenin suları fark ettirmiyordu. “Oraya yalnız gitmeyecektim, Selçuk da gelse bunlar gelmezdi başıma.” Dallardan tutunarak yukarı tırmanmaya başladı. Dizleri titriyordu attığı her adımda, değirmene yaklaştıkça ayakları ileri gitmez oldu. Çocukluk hikayelerinin ne kadar gerçeğe döndüğünü gördüğünden beri aklında yalnız burası vardı, dedesinin anılarında dahi burası vardı. Babasının yaklaşmak istemediği bir yerdi ezelden beri ve şimdi yanından geçmek zorundaydı. Ne vardı sanki köprüyü değirmenin tam kapısından geçirecek? Hadi bunca olay yaşanmamış olsa neyse, o zaman korkmazdı bu kadar, belki.

 

“Nasıl geldim ben buraya? Neden geldim?” Değirmen göründü derenin kenarından yukarı tırmandıkça. Kerpiçten yapısı o kadar eskiydi ki hatırlayan yoktu ne zaman yapıldığını. Tahtaları çürümüş olsa da çarkı devamlı dönerdi. Çocukken buraya gelme denemeleri olmuştu ama değirmenin devamlı gıcırtısı vaz geçirmişti onları. Şimdi de aynı korkuyu yaşıyordu, önünden geçip köprüye çıkacak ve evine gidecekti. “İçeri bakmazsam olur, nasılsa her yer aydınlık.” Binaya birkaç adım kaldı, eski görkemli günleri geride kalmış olan bina, artık bir hayaletli şato görünümündeydi.

 

Kenan!

ULAN! KİMSİN?!

Korkma, benim. Baban ulen, kafanı kaldırıp yukarı bak.

Baba? Ne oldu baba? Neden buradayız? Baba korkuyorum, gelemiyorum. Gel al beni baba, gözünü seveyim al beni.

Ulen hayırsız, korkma. Geçti, geliyorum yanına ulen, korkma sen.

Ağabey, ben de buradayım, yanına geliyoruz.

Selçuk! ULAN NEDEN YALNIZ BIRAKTIN BENİ?! NEDEN İZİN VERDİN BENİ ALMALARINA?! ŞU HALİME BAK! NE YAPTILAR BANA SELÇUK?

Merak etme artık ağabey. Bak, yanındayız.

Ulen hayırsız, bizi de korkuttun. Ağlıyor bir de çocuk gibi, koca adamsın.

 

Kenan, kendini babası ve kardeşinin kollarına bıraktı. İkisi de birer koluna girip yürümeye başladılar, eve kadar uzun bir yol vardı. Değirmenin kapısından geçerken hepsi bildikleri tüm duaları okudular. Babası ve kardeşiyle yanyana olmak iyi geldi Kenan’a. Kendini toplayana kadar yolun yarısını gitmişlerdi bile, aradan iki saat kadar geçmiş olmalıydı ve tek kelime bile etmediler. Hafızası yine de bölük börçüktü, hala neden değirmenin arkasında uyandığını hatırlayamıyordu. “Şurada biraz soluklanalım mı? Refik amcaların kapıdan da su içeriz hem.” Kapısında dinlendikleri evin sahipleri köye yılda 1-2 kez ancak uğrardı ve şu an kimse yoktu.

 

Baba, ne oldu bana?

Acele etme oğlum, dinlen biraz.

Ağabey, Hirvânî diye biri haber verdi seni. Dediğin adam oydu galiba.

Beni de o kurtardı ama neden burada olduğumu hala bilmiyorum.

Oğlum, bunlar senin için kavga ederlerken sen kendin gelmişsin buraya. Neden eve gelmedin de buraya geldin, asıl bizim onu sormamız lazım sana.

Bilmiyorum baba, kafam karışık. En son ışığın içinden Hirvânî elini uzatıyordu, onu tutunca her şey durdu. Sonra buradayım işte.

Tamam ulen, yorma sen kendini.

Seni katmayacaktık güya bu işe, Selçuk’la ben halledecektik. Anlattı mu Selçuk sana olanları?

Anlattı tabi hayırsız, anlattı. Neden bana haber vermiyorsunuz? Babanızım ulen ben sizin.

 

Kafasını önüne eğdi ve konuşamadı babası. Çocuğunu kaybedeceğini sanmak korkutmuştu, bulduğunda ise kelimeler boğazına düğümlendi. Gece yaşadıkları geldi aklına, öylece durdu boş gözlerle yere bakarak. Adamın kapısına geldiği an sanki biraz önceydi.

 

Kimsin?

Adım Hirvânî, size haber getirdim.

Ulen! Sen nesin böyle?! Tövbeler olsun! SELÇUK! ÇABUK GEL KAPIYA!

Korkma Ahmet, size zarar vermeye gelmedim, Oğlundan haber getirdim.

Baba, ne oldu? Neden bağırdın?

Baksana ulen kapıdakine, bir de zarar vermem diyor. Ayaklara bak ulen, cinni bu! Tövbeler olsun, cin geldi kapıya!

Sakin ol baba. Ne istiyorsun? Neden geldin kapımıza?

Size Kenan’dan haber getirdim.

NE DİYOR BU?! SELÇUK! NE OLMUŞ KENAN’A?!

Baba, sakin ol biraz. Sen içeri geç, ben konuşayım.

Ne konuşacaksın oğlum, alır götürür seni. Ben de duracağım yanında,

bunlarla yalnız kalınmayacağını bilmiyor musun sen?

Tamam, sen de dur yanımda. Anlat şimdi, seni dinliyoruz.

Kenan, bu gece benimle konuşmaya geldi. Geldiğini bilen başkaları da oldu

ve ona musallat oldular ben yetişene kadar. Kenan’ı ellerinden alıp kaçırdım, sağlığı yerinde ama aklını koruyamayacak. Gece korkuttular onu, aldığımda ne olduğunu bilmiyordu. Âlimlerimize götürdüm onu, okusunlar, zihnini açsınlar istedim. Beni de buraya onlar gönderdi, haber iletmemi istediler. Onlar, kötü niyetlileri yaklaştırmazlar Kenan’a. Sabah ilk ışıkla yola çıkın, geç kalmadan gelip alın onu. Gece çıkıp hem kendinizi hem de Kenan’ı zora sokmayın. Bu sabahın ilk ışığıyla eski değirmene gelin, onu orada bulacaksınız. Benim vazifem budur, şimdi gideceğim.

 

Baba-oğul kapıyı kapadılar arkasından, salona geçip karşılıklı oturdular. Selçuk babası kadar korkmamıştı. Babası ise sendeleyerek geldiği koltuğunda elleri titreyerek kirli sakallarını sıvazlıyordu, on yıl daha yaşlanmış gibiydi birkaç dakikada. Şaşkın şaşkın baktılar birbirlerine. Hacer de kocası ve oğlunun yanına geldi, hiçbir şeyden habersiz elinde çay tepsisi vardı. 

KÖY (2)

(…)


Yürürken havadan sudan günlük olaylar konuşuldu bahçeye kadar. Babaları duygusal yönlerini belli etmeyi sevmezdi ama sorduğu sorulardan ve açtığı sohbet konularından oğullarını özlediği anlaşılıyordu. Kenan, konuyu bir şekilde komşularına getirmek istiyordu. Sohbeti bölmek istemedi bir süre, boşluğu bulunca lafın ucunu yakaladı.

- Komşularla aran nasıl?

- Hangisiyle? Rızalarla mı?

- Evet.

- Adları batsın, evlerine gelen gidenin haddi hesabı yok. Gelenler hep lüks arabalara biniyor. Bunlar büyücülük yapıyor diyorlar köyde.

- Ne büyücüsü yahu?

- Bildiğin büyücü işte. Yok ben senin kocanı eve bağlayayım, yok senin kısmetini açayım, senin altınını şu çalmış falan filan… Millet şikayetçi ama korkuyorlar, size büyü yaparız demişler kahveye gelip.

- Hala inanıyorlar mı böyle şeylere? Bizim milletin cahilliği işte.

- Öyle deme, birisi bunları tehtit etti de ertesi gün inme indi adama. Ondan sonra korktu köylü, kimse ses çıkarmaz oldu.

- Olacağı vardır, olmuştur.

- İşte, millete anlat sen onu. Öyle zengin adamlar gelip tonla para veriyor bunlara büyü yapsınlar diye. Hadi bizim köylü cahil, onlar da mı cahil?

- Cahil tabi, parayı nereye harcayacağını bilmiyor onlar. Televizyoncuları çağırsak, gelirken askerleri de getirirler. Sonra akşam haberlerinde izleriz işte.

- Sen boşver, senin söylediğini öğrenir bunlar, bela olurlar başına. Başkası söylesin, sen karışma.

- Jandarma da mı gelmiyor köye? Sormuyorlar mı bunlar neyin peşinde diye? Kulaklarına gitmiş olması lazım şimdiye kadar.

- Komutanlardan da gelen varmış arada, öyle diyorlar. Evlerinin yeni yolu arkada kalıyor, gelen gideni hiç görmüyoruz. Dayınların söylediğine göre tiyatrocular bile geliyormuş.

- Bizim köy ünlü olmuş da haberimiz yokmuş.

- He ya, başka bir yere taşınsalar da paklansak.

- Çok sürmez bence, yakında alırlar içeri sahtekarlıktan.

- Ulen boşver şimdi iti kopuğu, sen hangi orakla geldin? Kesin gidip aksi gibi körünü almışsındır.

- Aldım işte birini, kör mü diye bakmadım. Bilek de aldım yanıma, çok kötüyse bileriz işte bahçede.

- Senin orak bilemeni bekleyelim bir de, akşam olsun hiç iş yapmadan. Hep işten kaç, hep işten kaç. Seni işe nasıl alıp müdür yaptılar, hala anlamıyorum ben. Ben ölsem gitsem, şu bahçeye bakan olmayacak. Otlar benim boya ulaştı, hepsi kırkılmadan eve dönmek yok. Tatile geldik diye boşuna sevindiniz.

- Tamam yahu, elimden geldiği kadar yardım edeyim artık. 

Bağ - bahçe işlerinden eskiden beri hazzetmiyorlardı. Gün bir an önce bitse diye söylene söylene çalıştılar akşama kadar. Yarım saatte bir dinlenmeleri dışında babalarını çok kızdırmadılar. Akşam üzeri gün dönmeye başlayınca karanlığa kalmamak için eve doğru yola koyuldular. 

Eve vardıklarında yorgundular, yemek yedikten sonra yatmayı akıllarına koymuşlardı. Üzerlerini değiştirmek için odaya geçtiklerinde nihayet başbaşa kaldı kardeşler.

-        İşi çoktan ticarete dökmüşler. Komutanlar da geliyorsa işimiz zor, ben jandarmaya haber verip kolayca kurtuluruz diye düşünüyordum.

-        Lan, o zaman kitabı nasıl alacağız? Hop, biz geldik deyip girilmez ki.

-        Sen kitabın ne olduğunu bilmiyorsun daha, sabahki adamla uzun uzun konuştuk. Planlar tamamen değişecek öğrendiklerime göre, mecburen.

-        Ha, tamamen unuttum ben o adamı. Neler anlattı sahi?

-        Tamamını anlatsam çok uzun sürer ama şöyle anlatayım; bu güne kadarki tüm duyduklarını karıştır, doğru bildiklerini yanlış say ama doğdu çıkabileceklerini de düşün.

-        Teşekkürler, çok iyi anlattın.

-        Adam köyün yüzyıllar önceki halinden bahsetti yahu, cinlerle insanlar arasında çok çetrefilli işler dönmüş burada vaktiyle. Özet olarak şöyle söyleyeyim, okumasını bilemeyeceğimiz bir kitaptan bahsediliyor ve kitap bir an önce yok edilmeliymiş. Yoksa eski kavgalar yeniden başlayacak ve herkes zararlı çıkacak bu durumdan. Dedemle bu komşular bu yüzden sevişmiyorlarmış, dedem haberdarmış her şeyden. Alimler ve avcılar diye iki gruptan bahsetti adam, bizimkiler alimlerden geliyormuş, Ragıplar ise avcılardan. Biri altın peşinde, biri büyücülüğün kötü ve yok olması gereken bir iş olduğunu savunuyor. Eskiler bizden şanslıymış, cinlerle ilişkileri iyi olduğundan destek alıyorlarmış. Bizim öyle bir desteğimiz olmayabilir. Bu sabah konuştuğum cinin adı Hirvani, yardım etmek istiyor. Yaşları eğer kitaplarda yazıldığı kadar uzunsa, dedemin dedesinin bilmemkaç nesil ötesini tanıyordur. Kime güveneceğimiz hala şüpheli ama bunun anlattıkları en azından diğerlerine nazaran daha tutarlı. Birazdan inip tekrar konuşacağım.

-        Karanlık korkumu yendim sayelerinde, olsa olsa cin çıkar diyebiliyorum şu an.

-        Al benden de o kadar. Ben bir mazeret yapıp dışarı çıkayım. Hatta sen de biraz oyalanıp gel istersen peşimden. Babama belli etme sakın. Hirvani’ye sorularım var, beraber konuşup bir plan yaparız.

-        Tamam o zaman, sen git. Ben bir şekilde kaçar gelirim.


Kenan, hava alma bahanesiyle çıktı evden. Yol ışıklarının vurmadığı bir yere kadar evden uzaklaştı ve Hirvânî’yi çağırdı. Fakat, gelen Hirvânî değildi. Bir şeylerin ters gittiğini anladığında çok geç olmuştu. Etrafı ateşten kurtlarla çevrildi bir anda. Yeşil renkli yanan derileri ortalığı aydınlatıyordu, kızmızı gözleri ise sanki insanın gözlerini yakacak gibi bakıyordu. Kafasının arkasından bir darbe aldı, başı dönüyordu. Elini ensesine götürdüğünde kan bulamadı. Gözünün önünde duran ikisi hareket etmiyordu ama arkasını döndüğünde birileri üzerine yaklaşıyordu, bunu hissediyordu. Bacakları titremeye başladı korkudan. Nefes alış verişini kontrol edemiyor, ne yaparak bu durumdan kurtulacağını kestiremiyordu. Tamamen paniklemişti, bağıramıyordu bile. Sırtına ve kafasına vuruyorlardı, kafasını çevirirken tokat yiyordu. Aldığı darbeler gözünü karartmaya başladı, ayakta zor duruyordu. Yardım istemek dahil hiç bir şey düşünemiyor, öylece olacakları bekliyordu artık.

Etrafını çeviren kurtlar bir süre oyalandılar Kenan’la. Bir tanesi artık sıkılmış olacak ki üzerine hızlı bir saldırı yaptı ve göğsüne doğru atıldı. Refleksleri bile çalışmayan Kenan, darbeyi hiç savunmasız bir şekilde karşıladı ve dizlerinin üzerine çöküp kaldı.  Birazdan gelecek öldürücü darbeyi bekliyordu.

Boğazından kan tadı gelirken aklından tek şey geçiyordu: “Bu sefer geri gelemem herhalde.”

Gök taşı düşer gibi ağır bir patlama oldu. Işıktan korunmak için eliyle gözlerini kapatıyordu. Neler olup bittiğini anlamak için ışıkların içindeki hareketleri seçmeye çalışıyordu. “Elimi tut.” duyduğu tek şey buydu. “Elimi tut.” tekrarlıyordu. Gözlerini kapatıp sağ elini ışığa doğru uzattı. Elini tutan sıcaklık, yakmıyor ve aksine huzur veriyordu. Bakır tatlı kanı dudaklarının arasından süzülürken, ölümün geldiğini sanıp öylece bıraktı kendini. Öldüğü zaman kimseden korkmasına gerek yoktu, ölüm bir kurtuluştu. Ölü bir insanın ne derdi olabilirdi?


KÖY (1)

- Kalkın ulen, yata yata mı büyüdünüz? Öğlen oldu be! Çay soğudu sizin yüzünüzden. Köy yeri bura, tatil yeri değil.

- Baba, sen kocadıkça daha ters bir adam olmaya başladın.

- Ulen hıyar, gelirsem elimin tersini de görürsün şimdi! Haydi, ağabeyini de dürt.

- Tamam, 10 dakikaya sofradayız.

 Selçuk, kalkmak istemediği yatağında yorganına son kez sarılıp ağabeyinin yattığı yatağa doğru ayağını uzattı. Ağabeyini ayağıyla dürtüp yorganını açıyordu ki iyice sinirlensin ve çabuk kalksın.

 - Ne var yahu? Saat kaç? Ayağını da çevirir bir yerine sokarım!

- Kalk, kahvaltı hazırmış.

- İyi be! Kalkıyorum.

 Acele hazırlanıp sofraya oturdular. Peynirlerden yumurtalara kadar her şey köylerinin ürünüydü ve kokular iştah açıcıydı.

 - Günaydın tosunlarım.

- Günaydın anne, nasıl oldun?

- Halsizim biraz, başka bir şeyim yok oğlum. Siz nasılsınız, siz anlatın. Hiç gelmiyorsunuz epeydir.

- İşler yoğun anne, Selçuk da okulu bitirmeye uğraşıyordu. İkimiz de vakit bulunca kaçıp geldik işte.

- İyi ki geldiniz, özlediydik sizi.

- Biz de özledik anne, vakit olsa hep geliriz.

- Hadi yemeğinizi yeyin ulen, masada lakırdıyı uzatmayın.

- Tamam yahu. İki hoş beş edelim dedik, kızma hemen.

 Kahvaltı faslını uzatabildikleri kadar uzattılar yediklerinin tadını iyice çıkarabilmek için. Babaları masadan kalktıktan sonra, anneyle muhabbet ettiler rahat rahat. Son çaylar da içildikten sonra kalkıp üzerlerini değiştirmek için odalarına gittiler. Köyde yalnızca 2 günleri vardı, hatta ikinci gün yola çıkacakları için yarım sayılabilirdi. İkisi de bir yandan bu kadar kısıtlı zamanda işin içinden nasıl çıkabileceklerini düşünüyordu. Başlarına gelenlerin üzerine uyku mahmurluğu da eklenince sarhoş gibi olmuşlardı. Giyindikten sonra, bahçede gerekebilecek aletleri sırtlanmak üzere evin altındaki eskiden ahır olan depoya indiler. Babaları bahçeye gitme konusunda ısrarcıydı, bedava ırgat bulmuşken bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Bahçede ne kadar yorulacaklarını bildiklerinden, daha üzerlerini giyinirken hayattan bezmiş bir ruh haline bürünmüşlerdi bile.

 Depoda bir şey dikkatlerini çekti; kapının ağzında büyük bir kurbağa vardı. İki avuç  kadar alan kaplıyordu oturduğu yerde. Selçuk, oldum olası hazzetmezdi kurbağalardan. Önce içeri girmeye çekindi.

 - Bu kurbağa ne burada? Atsak ya şunu kapıya.

- Karışmayın ona siz, ben attım da geri geliyor. Belki 10 kere attım bu hafta, sabahına burada bitiyor pezevenk.

 Adam, belli ki çekiniyordu hayvandan ama kurtulmak da istiyordu. Kenan, dedesinin anlattığı eski bir hikayeyi hatırladı hemen:

Eski evi, dedeleri kendi elleriyle yapmıştı evlenme çağı geldiğinde. Yeni evliler yerleşsin diye düğünden önce ev yapılır ve düğün sonrası gençler yeni evlerine yerleşirlerdi eski adetlere göre. Eve yerleşildikten sonra bunun gibi bir kurbağa peydahlanmıştı ahır kapısında. Dedesi, hayvanı kaç kere attıysa da kurtulamamış, öldürmeyi düşünmeye başlamıştı. En sonunda uzak bir bahçeye gidip orada bırakmış, bir günde gelemeyeceği yolu geldiğini görünce de hayvanın aslında cinli olduğunu anlayıp kurtulmanın başka yolunu aramıştı. Karısının “kurtul şu hayvandan” ısrarları onu iyice hiddetlendirince hayvanın kafasına kürekle vurup öldürmüş, kendisi de yarı beline kadar sanki közün üzerindeymiş gibi yanmıştı bir hafta. Bir hoca bulunup okutulmuş ve iki ayda kendine gelebilmişti. Babaları muhtemelen bu hikayeyi biliyordu. Yerini sahiplenmiş bir cinle karşı karşıya olduklarını farkeden Kenan, babası ve Selçuk’un depodan çıkmalarını bekledi. Hayvanın kırmızı gözlerine baktıkça korkuyor ama evini bu durumdan kurtarması gerektiğini de biliyordu.

 - Sevmiş burayı.

- He, sevmiş. Haydi ulen, oyalanmayın.

- Siz çıkın, ben bilek bakayım şuradan.

 

Selçuk, babalarına duyurmamak için ağabeyine fısıldadı:

* Lan, bu kurbağa, kurbağa mı acaba?

* Hiç sesini çıkarma, babam zaten anlamış. Çıkar sen babamı, ben geliyorum.

 

Selçuk ve babası çıktılar, Kenan ise kurbağayla başbaşa kalmıştı. “Buna ne diyeyim ki şimdi? Hayatımda ilk kez bir kurbağayla konuşacağım.” diye sesli düşündü. Depoya dışarıdan giren loş ışık dışında başka ışık yoktu. Hayvan, sanki Kenan’ın niyetini anlamış gibi karanlık olan kısıma yönlendi ve ağır adımlarla ilerledi.

- Artık konuşabilirsin, insan şeklinde benden korkmayacağını düşünüyorum.

- Kimsin sen? Burayı neden sahiplendin?

- Sizi takip etmekle mesulüm. Sahiplendiğim, bu yer değildir.

- Babam görmüş ama seni, hatta dışarı atmış.

- Geleceğiniz duyulunca bir hafta evvelden geldim. Başkalarının da olmadığına kanaat getirmem lâzımdı. Babanla karşılaştığımız doğrudur ama ikimiz de birbirimize zarar vermedik.

- Eski evde buluşacağımız söylendi bize, sen neden buradasın?

- Adım Hirvânî, haberciyim. Tehlikeli işlere gidiyorsunuz, haberlerini benden al, benden haber sor. Deden beni tanırdı, ona da haberler ilettim vaktiyle. Çok duasını aldım, çok yardımını aldım. Sana da yardım etmek benim borcum, benden çekinme. Eski ev sana zararlı, orada zihnini bulandıracaklar, o kalabalık toplanmada yerin olmasın. Ben senin adına haber ileteyim, sizin gibi yürümeyle vakit kaybetmem, vakit kazanırsınız.

- Dedemi rahatsız ettikleri gibi senin de beni rahatsız etmeyeceğini nereden bileyim? Adam kapısını kilitlemeden, duasını okumadan uyuyamıyordu sizin yüzünüzden. Kime güveneceğimi bilemiyorum artık. Biri geliyor, ben senin babaannenim diyor, biri gelip haberciyim diyor.

- Cinnîlere güvenilmez, bana da güvenmemek senin hakkın. Sana olayların başından anlatmaya başlayayım, bırak babanlar yürüsünler bahçeye. Ben seni onlara yetiştireceğim, şöyle otur.

Hirvânî anlatmaya başladı:

Köy, insanlar yerleşmeye başlamadan önce cinlerin, insanlardan uzak durabilmek için yerleşke olarak kullandıkları bir alandı. İnsanlarla iletişimde olanlar dahi buradan insanlara bahsetmez, huzurun bozulmasından korkarlardı. Fakat insanlar arasında açgözlülük olduğu gibi, cinlerde de açgözlülük vardı ve bu açgözlü cinler bir süre sonra köydeki eski altınları diğerlerinden kıskanır oldu. Altınlara ulaşmanın tek yolu ise burayı insanlara açık hale getirip, cinlerin buradan uzaklaşmasını sağlamaktı. Plan başarılı oldu; irtibat halinde oldukları insanlara verimli topraklarından, gür ormanlarından bahsederek ağızlarını sulandırdılar. Yerleşilebilecek onca yer varken, tam da yerleşkenin olduğu yere yollayıp evler yapmalarını sağladılar, hatta yardım ettiler. İnsanları kandırmak onlar için gayet basitti.

 

Zaman sonra cinlere yol göründü, nesiller boyu yaşadıkları köylerini artık insanlara bırakmak zorunda kaldılar. Sahip oldukları altınları da geride bıraktılar. Gelen insanlardan bazıları, bu altınların yerini öğrendi ama dokunmaya çekiniyorlardı. Köy nüfusu kalabalık olmaya başlayınca artık korkular silindi ve altınlar sahiplenilmeye başlandı. Altınların yerini bilen kişiler az sayıda olduğundan, altınlar belli aileleri zengin etti. Bu aileler birkaç nesil sefa sürdükten sonra, altınların asıl sahipleri tarafından rahatsız edilmeye başlandı. Kimi kalıcı olarak akıllarını yitirdi, kimisi başına daha fazla bela gelmesin diye köyü terk etti.

 

Gelen insanlar arasında bilinçli olanlar da vardı. Altınlara dokunulmaması gerektiğini ve köyün yanlış yere kurulduğunu biliyorlardı. Artık köyün taşınmasına geç kalındığı için insanları bilinçlendirme yolunu seçtiler. Buna karşın insanların bilinçlenmesi altın peşinde olanların işine gelmiyordu ve cinlerle işbirliğine gidip karşı durmaya başladılar. Köy halkı bölünmüştü artık; cinlerle müttefik olan, daha fazla altın ve zenginlik peşinde olan altın avcıları, durumdan habersiz hayatlarını sürdürmeye çalışan cahil ahali ve yerlerinden edilen cinlerin insanlara zarar vermesini ve açgözlü insanların bu durumdan pay çıkarmasını engellemeye çalışan âlimler. Âlimler ve avcılar arasında 4 nesil boyunca gizli bir kavga yaşandı. Avcılar, büyü ve cadılık yoluna giderek âlimleri bezdirmeye çalıştılar. Âlimlere gelen gizli bir destek vardı, o da insanlar ve cinler arasındaki münasebetlerde sınır olması ve iki tarafın da mağdur olmaması için çalışan akl-ı selîm sahibi cinlerdi. Cinlerin desteği sayesinde büyü ve cadılığa karşı koymak mümkün oluyordu.

 

Aradan geçen zamanda tüm köy zararlı çıkmıştı. Tarlalarda ekin, ahırlarda hayvan  kalmadı. Köydeki durum diğer köyler tarafından da bilinir olmuştu, yollarda tüccarlar da görülmez oldu. Bir gün tüm köy bir araya gelip anlaşma yapma kararı aldı. Altınlar, köylüye ve cinlere birer pay olmak üzere iki eşit parçaya bölünüp dağıtıldı. Anlaşmaya göre, bundan sonra iki ırk arasındaki münasebetler kesilecek, büyü için bilgi veren eski yazıtlara el konulacaktı. Söylendiği gibi yapılıp kitaplar toplandı ve yakıldı. Anlaşma yapılan yerde herkes anlaşmaya uymaya yemin etti, uymayanların cezalandırılmasına karar verildi.

 

Köy, yeryüzünün yeni sahibi olan insanlara kaldı ondan beri. Kimse yaşananlardan bahsetmedi. Vakit geçtikçe unutulmaya başladı eski olaylar. Kargaşa yerini huzura bırakınca köyün diğer köylerden farkı kalmadı. Göç edenler geri geldi, akrabalarına kavuştu.

 

Şimdi ise eski yazıyla yazılmış bir kitap ortaya çıktı köyde. Ailenin torunlarına miras olarak bıraktığı bu kitap, avcıların bilgileriyle doluydu. Yeni nesiller, eskilerin açgözlü hallerine benzemeye başladı. Yaşananlardan haberi olmadan cahilce kullandılar kitabı, dedenizin babasının onlara engel olmaya çalışması da atalarınızdan kalma alimliğin devamıdır. Diğer insanlar, bu ailenin elinde tuttuğu kitaptan habersizdiler. Öte yandan bu kitaba yalnızca insanlar sahip olmaya çalışmıyor, cinler de sizi kullanarak kitaba ulaşmanın peşindeler. Sizin akrabanız olduğunu söyleyenler yalan söylemediler, doğrudur. Fakat doymayan nefislerini kitaptaki bilgilerden gelecek büyüyle tatmin etmeye çalışacaklar.

 

Bundan sonra kararı sen ver. Sen, kardeşinden daha bilgilisin. Yolunuza çıkmamı istemezseniz, hemen buradan giderim, bir daha karşılaşmayız. Yardımıma ihtiyacın olursa, adımı zikretmen yeterli. Etrafında insanlar yokken beni çağır, orada olacağım. Şimdi seni babanın ve kardeşinin yanına yetiştireyim, kafandaki soruları akşam üzeri sor, konuşalım.

-        Doğru söylüyorsun. Babam şüphelenmeden götür beni yanlarına.

-        Kapa gözlerini, ayakların yere değmeden açma.

 

Gözlerini kapadı ve öylece bekledi. Ayaklarının yerden kesildiğini fark edince heyecanlandı ama açmadı gözlerini. Birkaç d”akika kadar rüzgarı hissetti, uçuyor olmak bir yandan korkuturken bir yandan heyecandan kalbinin daha da hızlı atmasını sağlıyordu. Ayakları yere değdiğinde derin bir nefes alıp gözlerini açtı, adam gitmişti ve kardeşiyle babasının sesleri duyuluyordu.

-        Ulen, sen ne ara önümüze geçtin? Biz seni arkada sanıyorduk.

-        Siz dolaşıp gelirsiniz diye ben bahçeden geçeyim dedim, sesinizi duyunca önünüze geçtiğimi anlayıp durdum.

-        Aferin ulen sana, ufakken hep uyuzdun da büyüdükçe demek hızlanmayı öğrenmişsin.

-        Sağolasın ihtiyar, artık seni geçebiliyorum demek.

-        Beni siz yaşlandırdınız ulen hayırsızlar, bir de geçmiş dalga geçiyorlar.

Bahçeye doğru devam ettiler. Selçuk, ağabeyinin neler yaptığını merak ediyor ama babasının duymasını istemediğinden soramıyordu. Bahçeye az bir yol kalmıştı ve yorucu bir gün olacaktı. 

(…)

SİS (2)

(…)

Korku ve heyecandan kendi kalp atışlarından başka bir şey duymuyorlardı. İdamlarına götürülür gibiydiler, çaresizlikten boğazları düğümlenmişti. Kenan, kardeşine baktığında daha bir hüzünlendi. Kendinden çok onu düşünüyordu. Çocuk, ona göre hiç büyümeyecek olan kardeşi, boynunu bükmüş, iki adamın arasında ilerliyordu. Adamların o ters ayaklarını gördükçe kalbi daha hızlı atıyordu, bu korkunun ötesi akıl oynatmak olurdu. Çaresizlik, korkutmaktan çok sinirlendirmeye de başlamıştı bir yandan Kenan’ı. Adamlar sisin içinde parlıyorlardı. Soğuk ateşten adamlar, sisin içinden kırmızı gözleriyle kardeşlere bakıp sonra kayboluyorlardı.

Harman yeri gibi bir düzlüğe geldiler. Sokak lambalarından, evlerin ışıklarından uzak olmalarına rağmen aydınlıktı, hepsinin vücudu baştan aşağı ayrıntısıyla görülebiliyordu. Adamlardan gelen ışık, harman yerini sise aldırmadan aydınlatıyordu. Kadın, durup etrafındakilere bir şeyler söyledi anlamadıkları bir dilde. İkisi yaklaştı, yere iki daire çizdiler. Kadın, dairelerin önünde durdu ve kardeşleri tutan adamlara bırakmalarını söyledi. Kardeşleri dairelerin önünde bırakan adamlar, yanlarına geçti. Kadın, bir daire de kendine çizip içine girdi.

- Dairelerin içinde durun, biz söylemeden çıkmayın. Size dedenizden ve dedenizin babasından bahsedeceğim. Büyük dedeniz, Hasan, benim eski kocamdır. Dedeniz ise oğlum sayılır. Bizden korkmamanız için dedeniz sana küçüklüğünde öğütler verdi, Kenan. Eski evinizde, büyük dedenizin ölümünden sonra büyük annenizle bir anlaşma yaptık. Ona, iyi bir ev yapacak kadar altın verip yeni yerine taşınmasına yardım ettik. O öldükten sonra aynı evde yaşayamayacağımızı büyük dedeniz iyi biliyordu, onun vasiyetine göre hareket edildi. Deden ve ailesi maddi sıkıntı çekmedi, kapılarından kötü insanlar giremedi.

- O halde biz de sizin torununuz mu oluyoruz?

- Doğru, sizleri de küçüklüğünüzden beri koruyan, size yardımcı olanlar yanlarınızda duruyor. Sizlere ellerinden geldiğince varlıklarını belli etmeden yarımcı olmaya çalıştılar.

- Mâdem bize görünmek istemiyordunuz, neden son aylarda peşimize takıldınız? Neden görünür oldunuz?

- İşte bu akşamki asıl mevzumuz bu. Komşularınız ve bize yaptıkları yüzünden sizden yardım istemek için geldik. Onlar büyücü ve cadılıkla meşguldürler. Dedenizden sonra bizleri esir edip isteklerini yaptırdılar. Sizler gibi bizim de ailelerimiz var, huzurumuzu bozup aile düzenlerimizi altüst ettiler. Sizin yardımınız olursa onlara engel olabiliriz.

- Büyücü diyorsunuz, cadılık diyorsunuz. Biz ne yapabiliriz? Büyüden ne anlarız?

- Onlar hem insanlardan hem de bizim taraftan yardım alıyorlar. Yapmanız gereken sadece sizin taraftan gelen yardıma engel olmak. Sizin insanlarınıza büyü yapmak yasaklandı. Bunların büyücü olduklarını kanıtlayın ve toplumunuzdan dışlayın. Yalnız kaldıklarında etkisiz olacaklar.

- Polise haber verelim, alıp götürsünler.

- Onlarda eski bilgeler tarafından yazılmış kara büyü kitabı var, onu alıp yakın. Eğer hata yaparlarsa onlar bizim esirimiz olur.

- Hırsızlık mı yapalım yani?

- Evet, kitabın önderliğinde bize karşı güçlü durumdalar. Evin etrafındaki muskalar, içeri girmemizi engelliyor. Bu durum hepimize zarar verir. Sizlerin ona karşı koyacağınızı bildiklerinden üzerinize içlerinden birini gönderdiler. Aramızdan esir aldıklarının akıllarını bozup insanlara zarar verdirdiler. Biz artık güç durumdayız, yardım ederseniz aranıza karışmaz ve kimseye görünmeden yaşamaya devam ederiz.

- Selçuk, ne diyorsun?

- Ne diyeyim ağabey? Bir yolunu buluruz herhalde. Yardım etmezsek işler iyice kötüye gidecek gibi.

- Tamam, size yardım edeceğiz. Madem eskiden gelen bir akrabalığımız var, bu size borcumuzdur.

- Şimdi ayrılacağız, aracınıza sizi geri götürüp bırakacağız. Eski eve gece gelip bizi görebilirsiniz. Ailenizdeki diğerleri bizi bilirlerse söz dağılır, başkalarının da bizden haberi olur. Buna engel olmak için onlarla bizi konuşmayın.

- Anlaştık, bizi bırakın şimdi.

- Çıkın dairelerden. Adamlar yeniden kollarına girip geri geri götürdüler kardeşleri. Uzaklaştıkça etraflarını saran gözler görünmez oldu, sadece sis vardı şimdi. Geldikleri gibi çıt çıkarmadan ilerlediler. Araba saplandığı yerde değil, daha ileride bir düzlükte duruyordu.

- Sağdaki yol ayırımından gidin, doğru evinize varın. Yolda durmayın, gördüğünüz hayvanlara yaklaşmayın.

- Askerdeki komutanıma benziyorsun, askerliğini nerede yaptın sen?

- …

Kapılarını kapattıklarında adamlar da görünmez oldu. Motoru çalıştırıp sisin içinde yavaşça ilerlemeye başladılar. Yine bir sessizlik vardı, Selçuk bozdu sessizliği.

- Hemen de laubali oldun adamlarla, ağzını yüzünü yamultacaklar sonra.

- Çok gerildim, dayanamadım. Sinirden gülesim geldi öyle çocuk gibi ayaklarım yere değmeden gidip gelince.

- Ne yapacağız şimdi? Dediği şeylere baksana, kadın bildiğin babaannemiz çıktı.

- Eve bir varalım, bu gece uyuyup yarın sâlim kafayla düşünelim. Hiç sevmezdim bu komşuları ezelden beri. Çocukları bile bir garipti, doğru dürüst konuşmazlardı bile kimseyle. Kapıda bir çekiç bıraksan, bunlar etraftaysa kaybolurdu. Hayvanlar eve geri dönmezse bunlardan bilinirdi. Dedemi görünce yollarını değiştirirlerdi, selam alıp verdiklerini hiç görmedim.

- Ne yani? Bunlar kötü adamlar diye ortaçağdaki gibi evlerini mi yaktıralım köylüye?

- O kadar da değil. Biz yokken bir değişiklik olmuş mu diye sorar bilgi alırız köyde, sonra ne yapacağımıza karar veririz. Bak, dediği sapak burası galiba, dönüyorum buradan.

- Boşuna benzin harcadık, söyleseydik bıraksalardı bizi eve kadar.

- Aklıma gelmedi değil. Şaka bir yana korku kalmadı, babaannemizi sevdim galiba ben.

- Bunları gidince psikiyatrıma anlatacağım. Sen asıl korkuyu o zaman gör.

- Ben de geleyim, beraber anlatalım. Hastalarına bakış açısı değişsin.

On beş dakika kadar yokuş yukarı çıkınca eski yola kavuştular, yukarı çıktıkça sis de kayboldu. Köye vardıklarında gördüler ki çok şey değişmemişti, yeni ev yapan bile yok diye düşündüler. Meydanı geçip soldan yukarı çıkınca eve vardılar. Oturma odasının ışığı yanıyordu, besbelli babaları hala ayaktaydı. Arabanın sesini duyunca dışarı çıktı oğullarını karşılamak için.

- Ulen hayırsızlar, bu saat ne böyle? Neden aksi gibi habersiz geldiniz?

- Hoşbulduk. Biz de seni iyi gördük, baba!

- Sus ulen sen, yerden bitme!

Bundan daha sıcak bir karşılama beklemiyorlardı, sımsıkı sarıldılar birbirlerine. Babaları bu sarılmaya şaşırdı;

- N’oldunuz ulen? Tipiniz kaymış sizin.

- Girelim de içeride anlatırız. Sıkıntıdan sıkıntıya, nasıl zor geldik bir bilsen.

Kenan, kardeşini dirseğiyle dürttü. Selçuk, anladım dercesine kafa sallayıp babasıyla kol kola eve girdi. Peşlerinden de Kenan, çantaları alıp kapıyı kapattı ve kilitledi. Kapının yanındaki pencereden son bir kez dışarı baktığında, ileriden ona bakan bir çift kedi gözünü fark etti. Eliyle bir nah işareti yapıp gülerek perdeyi örttü ve salona geçti.

- Eee evlatlar, hoş geldiniz. Anlatın bakalım, nasılsınız? 

- Nasıl olalım, aynı işte. İşe git, eve gel. Bu da arada bana geliyor da ses oluyor.

- Senin okul ne oldu? Bitecek mi bu sene?

- Bitti sayılır baba, tezi verdim bugün sabahtan. 

- Helal sana, sen şimdi hediye de istersin. Liseyi bitirince bilgisayar diye tutturduydun, bu sefer ne isteyeceksin bakalım?

- Ağabey halletti onu, bu sefer sana bulaşmam.

- Ne alacaksın bakalım kardeşine? 

- Arabayı ona veriyorum. Zaten o sürüyordu, ben ihtiyaç duymuyorum servis olduğundan. 

- Sana da helal ulen, ikinize de helal olsun. Çok sevindirdiniz bizi, anneniz üşüttüğünden duramadı. Ateşlenince yattı uyudu. Yol nasıl geçti? Yeni çakıl döktüler yola, dikkatli sürün diyecektim ben, unuttuğumu sonra fark ettim.

- Baba, bir yola girdik ki anlatsam anlayabilecek misin acaba? Sisten biz anlamadık neresi olduğunu, başımıza işler geldi ama sonunda geldik. 

- Nasıl bir yolmuş, tarif et bakalım. 

- Köy yoluna girdikten sonra sis bastı, öyle bir beş dakika kadar ağır usul gittik. Sonra yol çatal oldu, biri sağdan yukarı, biri aşağı gidiyordu. Biz yukarı gidene saptık. Ondan sonra olan oldu işte. 

- Ne oldu ulen hıyarağası, düzgün anlatsana şunu.

- Ağabeyim anlatsın, ben kötü oluyorum hatırladıkça.

- Anlatayım, bu sağdaki yol bir ormana çıktı, baba. Biz de durmadan devam ettik, geri de dönemedik, çok dardı yol. Sonra ormandan aşağı inerken de çamur vardı, aha gittik aha gidiyoruz diye diye indik. Bu korktu orada arabayı durduramayınca. Kötü olması ondan zaten, aşağıda da bir araba gördük, ona vuracağından da korkunca baktım olacak gibi değil, ben aldım bir yerde durup. Epey ter döktü kerata.

- Ulen ben bildim o yolu, eski ormanlık yolu o. Orayı askeriye açtıydı bir ara ikmal yolu olsun diye, sonra onlar da bıraktı. Bu Selçuk yeni doğduydu işte açıldığında, şimdiki yeni çakılı dökenler orayı kullanılıyor sanıp çakıllamışlar baş yanını. Ormana gelince anlamışlardır demek ki yanlış geldik diye geri dönmüşlerdir. İyi gelmişsiniz siz o zaman, yoldan bir atsa direkt deredesiniz. Hadi o zaman sizi yatırayım ben, uykum geldi iyice, siz de yorgunsunuz. Yarın ananıza anlatmayın bu işleri, evhamlanır. Bir de üşütünce iyice mızmız oluyor, huyunu bilmez misiniz. İçeriki odada yataklarınız serili, pijamalarınızı giyin de yatın haydi. 

- Tamam baba, sana iyi geceler. 

- Haydin iyi uyuyun, sabahleyin çıkar bahçeye bakarız beraber. 

- Anlaştık, iyi uykular.

Odalarına geçip çantalarını açtılar. Pijamalarını alıp giymeye başladıklarında babalarının kapı kapatma sesi geldi. 

- Yahu ben dürtmesem anlatacaksın adama ne var ne yoksa. 

- Lan, şuurumu kaybedecektim az kaldı bu akşam. O kadar da hatam olsun. Düzelttik işte sonradan, kızma. 

- Kızmadım yahu, aklıma kadının söyledikleri gelince ağzından kaçırırsın diye korktum. Sonra bizimkilere de bir bela gelmesin.

- Yarın hiç olmamış gibi yaparız. Bu gece başka gelen olmasa bari.

- Haydi, tuvalete gideceksen git. Uzunsa ben gideyim hatta, kapıda bir saat bekletiyorsun sonra insanı. 

- Kısa sürer, hemen çıkarım. 

Yün yataklar yere serilmiş, annelerinin elleriyle yaptığı yorganlar üzerine örtülmüştü. Köyün rakımı yüksek olduğundan, ara sıra yazları dahi soba yaktıkları olurdu. Serinliğin verdiği hafif ürpertiyle girdiler yataklarına. Birbirlerine iyi geceler dileyip arkalarını döndüler. Bu gece sabah olacak mıydı acaba? Düşünmekten yorulmuşlardı, uykuya dalmak zordu. Sabah ezanını duyduktan sonra gözleri kapandı ikisinin de. 

SİS (1)

- Gir sağa, şuradaki sapak işte.

- Tamam, kendi köyümün yolunu unutmuş olabilirim ama kızma hemen lan. Yorgunluktan oldu.
- İki ayağınla birden basıyorsun gaza, sonra sapağı geçiyorsun.
- Artık basmam, zaten yollar çakıl, asfalt yok.
- Geç kaldık kalacağımız kadar, acele etme.
Son zamanlarda yaşadıkları, yolun uzaması, yolda başlarına gelenler üst üste binince ikisi de gereksiz yere sinirlenmeye başlamıştı. Birbirlerine sinirlenmeleri nadir görülürdü. İkisi de bu durumdan memnun değildi, özür dilemek ikisinin de aklından geçiyordu ama hala biraz kızgın olduklarından ses çıkarmıyorlardı. 
Çakıllı yolda arabanın çıkardığı uğultu eşliğinde ilerliyorlardı. Köyleri, bu yoldan 20-25 dakikada varılacak bir mesafedeydi. Dedelerinin cenazesinden sonra bu ilk gidişleri olacaktı. Köyü sevmediklerinden değil, uygun bir zaman bulamadıklarından köye gidememişlerdi. Hava, su burada farklıydı. Çocukluk hatıraları doluydu her taraf. Dedelerinin diktirdiği ağaçları, içinde hala çocukken yaptıkları çamurdan oyuncakların durduğu eski kulübe en çok görmeyi istedikleri şeylerdi. Kenan’ın bir sözü vardı; “100 yaşıma da gelsem, oyuncaklarımdan vazgeçmeyeceğim.” Bir yandan da korku vardı içlerinde. Küçükken köyde gördükleri ve küçüklük korkusu diye düşündükleri yaratıkları görüyorlardı artık açık açık. Onlarla konuşuyor, onlardan kaçıyorlardı. Köyde insan sayısı daha az olduğundan daha fazla görünebileceklerini iyi biliyordu, Kenan. Dedesi böyle öğretmişti, yalnız insanlara ve kalabalık olmayan yerlere dadanırlardı. 
Cadılardan bahsetmemişti dedesi. Komşularının cadılık yaptığını, büyüyle uğraştığını evine gelenlerden öğrenmişti. Okuduğu kitap olmasa onlar hakkında da pek bilgisi olmayacaktı izlediği filmlerdeki yalan karakterler dışında. Evine giren beyaz başörtülü kadının kim olduğunu düşünüyordu. Rıza’nın kızı vardı onunla yaşıt, son gördüğünde 14 yaşında olduğundan yüzünü hatırlamıyordu. Olsa olsa o olabilirdi. Şekil değiştirmeyi becerebildiklerine göre derin büyüler biliyor olmalıydılar. Onlara önderlik edecek biri olsa dedesi gibi, daha kolay olacaktı bu durumu atlatmaları. Şimdi ise her şeyi kendi kendilerine öğreniyorlardı, korkuyla gelen içgüdülerine güvenerek hareket etmekten başka bir şey yapamıyorlardı.
Selçuk, sessizliği bozdu;
- Şurada yol ayrımı mı var? 
- Evet, eskiden yoktu böyle bir yer. 
- Eee? Nereden gidiyoruz?
- Eski yol belli olur diyeceğim ama üzerine yeni çakıl dökmüşler. Arayayım, babama soralım.
*Sinyal yok.
- Hayda! Telefon çekmiyor. Seninkini denesene.
- Aynı. Bende de sinyal yok, ağabey.
- Bence biz sağdan gidelim, yukarı gidiyor orası. Eski yolda da böyle bir viraj vardı sanki.
- Bakarız, beğenmezsek geri döner geliriz.
- Geri dönmek sıkıntı olur; yollar hep tek şerit, yanlar uçurum.
- Orman yolunu bulabilseydik…
- Sen gir bakalım sağdan, en kötü başka bir köye gidiyordur.
- Hadi o zaman, giriyorum.
Selçuk, sağdaki yola yavaş yavaş girdi, yukarı kıvrılan viraja doğru biraz hızını artırdı. Etraflarına bakarak ilerliyorlardı ama gittikleri yoldan hala emin değildiler. Yol ışıkları yoktu, en yakın evler ateş böceği gibi görünüyordu. Tepeyi aştıklarında orman yoluna benzettikleri bir yola girdiler. Yol artık çakıl değil çamurluydu, arada bir kayıyordu araba. Hızlı gitmenin imkanı yoktu, yokuş aşağı inmeye başladıkları için fren yapmak bile tehlikeli hale gelmişti. Selçuk, direksiyon başında tere karıştı bir sağ bir sol yapmaktan. Yolun kenarlarındaki ağaçlar, onları kucaklarcasına eğilmişti üzerlerine. Geçtikleri koridor dışında bir şey göremiyorlardı. Ormandan değil de tünelden gidiyor gibi yavaş yavaş aşağı iniyorlardı. 
- Ağabey, burası bizim ormanlık değil. Ben hayatımda böyle bir yerden geçtiğimi hatırlamıyorum.
- Doğru ama yapacak başka bir şey yok, burası nereye iniyorsa oraya ineceğiz mecburen. Durabiliyor musun?
- Hayır, el frenini 2 kademe çektim, öyle kendi kendine gidiyor. Sadece yön verebilirsem veriyorum.
- Sıçtık yahu, aşağısı nasıl acaba?
- O değil de, 3 metreden ilerisini göremiyorum, gözüm mü buğulandı yoksa sis mi var?
- Bildiğin sis.
- Yokuş bitmeyecek gibi, nasıl bir yola girdik lan?
- Yorulduysan durdurmaya çalış, ben geçeyim direksiyona.
- Durursa durduracağım ama paten yapıyoruz şu an, durmaya imkan yok.
Kenan, bir yandan gitmelerine rağmen kapıyı açtı ve yere bakmaya çalıştı. Arabanın içinden gelen ışık olmasa yeri göremezdi, sis ve karanlık birleşince zifiri karanlık çökmüştü. Görebildiği kadarıyla yerde yalnızca çamur vardı. Belki de önceki gün yağmur yağmış ve onun ıslaklığı toprağı iyice yumuşatmıştı. Kapıyı kapadı ve yapacak bir şey olmadığına bir kez daha karar verdi, nereye kadar gidebiliyorlarsa gideceklerdi.
- Sigara vereyim mi?
- Ver, ver. Sırtıma havlu da koy diyeceğim neredeyse, sporda bu kadar terlemiyorum.
- Bir yerde bitecektir bu yokuş, sen az daha dayan.
- Şu ileride bir şey gördüm sanki, araba lambası gibi. Bak, şurada.
- Dörtlüleri yak, ne olur ne olmaz. Bizi görsünler de kaçabiliyorlarsa kenara kaçsınlar.
- Eğer onlar da bizim gibiyse direkt üzerlerine gideriz. Direksiyon işlemiyor artık çamurdan.
Aşağı doğru indikçe ışık daha belirgin hale gelmeye başladı. Fren lambalarının yanında dörtlü ikaz lambalarının yandığını görebiliyorlardı. Yol düzleşmeye başlamış, arabanın hakimiyeti sağlanabilir hale gelmişti. Bir yandan sis daha da basmış, göz gözü görmez olmuştu. Işıklarını gördükleri arabanın yanına yanaşıp durdular. Küçük bir minibüs, eski model ama hala köye dolmuş seferi yapabilecek kadar sağlam. Motoru çalışıyordu, sanki ihtiyaç molası vermek için durmuş gibi bir hali vardı. İçeride kimse görünmüyordu, camdan bakınca hareket göremediler. 
- Ben kimseyi göremiyorum lan, senin taraftan bir şey görünüyor mu?
- Yok, ben de göremedim. Hazırlıklı ol, kesin yine gelip buldular bizi burada da.
- Ağabey, utanmasam oturup ağlayacağım artık. Bunlar bizi korkutmaya and içmiş gibi neden devamlı karşımıza çıkıyorlar?
- Bilmiyorum, ben de korkuyorum.
Arabanın yanında öylece bekliyorlardı. Sisten ilerlemek zordu, kafese tıkılmış gibi öylece durdular sessizce sigaralarını içerken. Selçuk sol kollarını direksiyonun üzerine koymuş, kafasını kollarına yaslayıp ileri doğru dalgın dalgın bakıyordu. Kenan ise, bir kolu camın kenarında, eliyle kafasına destek veriyordu sağa doğru yaslanırken. Bakışları arabanın torpido kısmına yönelmişti. Başlarına her an bir iş geleceğini biliyorlar, bir an önce olup bitmesi için içlerinden dua ediyorlardı. Ne yapacaklardı ki onlara? Korkutup gidecekler miydi? Böyle beklemek, daha korkutucuydu. 
- Ben şu minibüse bakacağım, sen otur. Bir şey olursa topukla, en yakın eve kadar durma. 
- Sen? Seni almadan gitmem.
- Başımıza ne geleceği belli değil, hakkını helal et.
- Lan, ne çabuk havaya girdin hemen. Ben de geliyorum seninle. Yalnız olmazsak bir şey olmaz.
- Korkudan altıma etmek üzereyim, ne düşüneceğimi bile bilmiyorum şu an. 
- Farkındayım, hadi bakalım şu arabaya.
Kapılarını açınca, dışarıdaki serin hava tokatlar gibi girdi içeri. Nemli, yapışkan bir hava. Ceketleri bagajdaydı, almak akıllarına bile gelmedi. Minibüsün içini görmeye çalışarak kapısına gittiler. Açıp baktıklarına yine birini göremediler. “Kimse yok mu?” diye bağırdı, Selçuk. Ses gelmiyordu. Uzaktan birkaç köpek havlaması dışında hiç ses yoktu. Korkuları giderek artıyordu. Bir yandan soğuktan, diğer yanda her an bir şey olacakmış gibi tetikte durmaktan kaskatı olmuşlardı. 
- Gel, ceketleri alalım arabadan. 
- Benim çantada kahve var, aklıma şimdi geliyor. Restorandan çıkınca sürpriz yapacaktım sana. 
- Sürpriz bozulmuş sayılmaz, içelim birer bardak.
Bagajdan ceketlerini aldıktan sonra yer değiştirip arabaya bindiler. Kenan şoför koltuğunda, Selçuk ise yolcu koltuğunda bir yandan ne yapacaklarını düşünürken kahvelerini içiyorlardı. Kenan, bir elinde kahvesi, diğer eliyle arabayı vitese takıp yola girdi. 
- N’apıyorsun lan? Bu siste nereye gideceksin?
- Duralım istersen burada kurbanlık koyun gibi.
- Durmayalım da ne yapalım? Nereye gittiğini görebiliyor musun sen?
- Yavaş yavaş gideriz, bir yere varırız elbet.
- Ağabey, sana da söz geçmiyor inadın tuttuğunda. 
- Gerildikçe gerildik, farkında mısın? Koca minibüsü yol kenarında bırakıp kimse gitmez. Belli ki beklersek başımıza bir iş gelecek. Bizi dursun diye bırakmışlar orada.
- Sen anlatmadın mı bunlar bana yardıma geldi diye? Belki de bize yardım edeceklerdi? Bir bildikleri vardır bizi durdurmak için.
- Korkuyorum, daha ne yapayım? Varsa bir bildikleri, gelip yeniden söylesinler o halde, biz size yardım edeceğiz diye. Benim şu an tek istediğim anamın evine varıp bir güzel uyumak. Haftalık korku kotamı doldurdum ben. 
- Tamam, sen daha iyi bilirsin. 
Sessiz gidişlerine devam ettiler. Hem sinirden hem de korkunun verdiği gerginlikten konuşmadılar. Yol dümdüz gidiyordu ama hızlı gitmeye elverişli değildi. Çamur bir yandan, sis bir yandan… Kenan sıkılmıştı, şöyle gaza abanıp gittiği kadar gitmek istiyorsa da mantığı elvermiyordu, intihar olurdu bu. Beş dakika kadar ağır usul gittikten sonra arabanın lastikleri saplandı yerdeki çamura, ilerlemiyor ya da gerilemiyordu artık araç. Öylece saplanıp kaldılar.
- Dursak da değişmeyecekti lan, senin suçun değil, boşuna abanma şu gaza. Gün doğana kadar yatar uyuruz, sabah yürür gideriz artık.
- Sinirimden ağlamak üzereyim, Selçuk. İsyan etmeyeyim diyorum da bu kadar fazla yahu.
- Ağabey, ben de aynıyım ama düşünsene, şu an başka ne yapabiliriz?
- Haklısın, kapatıyorum motoru. 
- Al, bir sigara iç. Bir de kahve doldurayım sana, ister misin?
- Ver ufaklık, ver. 
- Bak, sana bir hikaye anlatayım. 
- Öyle korkunç falan olmasın.
- Yok, komik olacak. 
- Anlat bakalım.
- Bir İngiliz, bir İtalyan ve bir Fransız bir uçağa binmişler. 
- Eee?
- Temel peşlerinden bağırmış; “Peni birakup nereye gidiysunuz?” 
- Ahahah, yahu şu halde bile güldürdün beni bu soğuk espriyle. Ortalığı germek gibi olmasın da, şuradan geliyor sanki bizimkiler. Gördün mü, bak.
- Gördüm, o gördüğüm gözleri bir daha unutamam ben. Şu minibüsün farları bile bu siste bu kadar parlamıyordu, bunların gözleri neden böyle belirgin?
- Felak, Nâs, ne biliyorsan oku. Artık korkmaya bile mecâlim kalmadı benim. Gelsinler, dertleri neymiş öğrenelim istiyorum. 
- Bismillah, ben başladım okumaya.
Gözler yaklaşıyordu. Arabanın farları siste sadece kendini aydınlatıyordu ama gelenlerin gözleri sisi ve diğer ışıkları yarıp geçiyordu. Kısa sürede çizgi filmlerdeki gibi etraflarını kırmızı gözler sardı. Sayısını tam olarak kestiremiyorlardı ama etraflarının kalabalık olduğu belliydi. Bir yandan dua okurken bir yandan da kafalarından binbir türlü senaryo geçiyordu. Bir an önce bitsin ne olacaksa, başka bir istekleri yoktu.
Kenan’a doğru gelen biri vardı, bir kadın. Güzel yüzlü, hafif gülümseyerek yaklaştı. 
- Ben çıkıyorum, bu galiba bizimle konuşmak için geliyor.
- Ben de geleyim mi? 
- Gel, sen de dinle söyleyeceklerini.
Çıktılar arabadan, sisin içinden gelen kadınla konuşmak için kadının geldiği yöne bakar şekilde arabaya yaslandılar ve beklemeye başladılar. Kadının gelişi çok açık görünüyordu, hiç sis yokmuş gibi netti. 
- Hoş geldiniz. 
- Hoş bulduk, neden kestiniz yolumuzu? Kardeşim ve ben sizlere zarar vermedik, bu kadar kalabalık gelmenizin nedeni nedir?
- Her şeyi anlatacağız. Bizden korkup çekinmeyin. Size söyledik, biz size zarar vermek istesek, farklı şekillerde gelirdik. 
- Tamam, onu anladık ama yolumuzu kesmenizin nedeni nedir?
- Siz ailenize varmadan konuşmamız gerekenler var. Bu taraftan buyurun, sizi ağırlamamıza izin verin. 
Kardeşler birbirlerine baktı, itiraz haklarının olmadığını düşünüp boyun eğdiler. Kadının gittiği yoldan giderken kollarına ikişer kişi girdi. Ayakları yerden kesildi, korku ya da başka bir duygu hissedecek halde değillerdi. Artık sadece ne olacağını bekleyip kendilerini durumun akışına bıraktılar. “Hakkını helal et, kardeşim.” 

YOL


Kenan, akşam başına gelenlerin etkisinden bir nebze kurtulmuş ve en azından gündüz rahatsız edilmeyeceğini düşünerek kahvaltısını hazırlamaya koyulmuştu. Etrafına fazla göz gezdirmemeye çalışıyordu başına gelenleri düşündükçe. Sessizce kahvaltısını yaptı, yatak odasına geçti. Bugün iş çıkışı eve uğramadan yola çıkacağı için çantasını hazırlayıp işe gitmek üzere yola çıktı. Dışarı çıktığında insanları gördükçe rahatlamıştı. “Belki de yalnız yaşamak o kadar da iyi bir şey değildir, hazır gitmişken memleketten birilerini sordursam nasıl olur anneme?” diye düşündü. Arabasından inmeden bir kez daha arabanın dikiz aynasından yüzüne baktı, rengi hala soluktu. Soran olursa, “biraz halsizim” deyip geçiştirecekti. 
Akşamüstü evrakları raflara yerleştirmesi için stajyeri çağırdı, stajyerler başka ne işe yarardı? Masasını topladıktan sonra Pazartesi görüşmek üzere iş arkadaşlarıyla vedalaştı ve arabasına bindi. Bir buçuk saatlik mesafedeydi Selçuk. Arabanın motorunu çalıştırmadan, hazırlanması için telefonla haber verdi. Şimdi hazırdı, arabanın motorunu çalıştırıp sürmeye başladı. “Karışık kaset” yazılı dosyadaki müzikleri dinleyecekti yolda, hava açık ve yol kalabalıktı.
- Geldim ben, aşağıdayım.
- Tamam, iki dakikaya geliyorum. 
Selçuk’u beklerken çocukluğunda en sevdiği şarkılardan biri çaldı, parmaklarıyla direksiyona vurarak tempo tutuyordu. Apartmanın kapısı açıldı ve Selçuk elinde çantasıyla dışarı çıktı. Ağabeyini görünce gülümsedi. Hızlı adımlarla arabaya doğru gelip bagaja yönlendi, kapağı açıp çantasını içeri attı. Suratından neşe akıyordu. Kenan, memlekete gidiyor olduğu için mi yoksa başka bir güzel habere mi sevindiğini merak etti.
- N’aber ağabey?
- İyidir ufaklık, senden?
- İyidir yahu, ne olsun işte. 
- Bokunda boncuk bulmuş gibi sırıtıyorsun, neden?
- Lan, somurtsam da neden diyecektin. Huyun pis senin.
- Yok, öyle değil. Bir şey olmuş. 
- Sürpriz yapacaktım ama hadi söyleyeyim. Tezi sabah revize ettik hocamla, çok beğenildi. Öğleden sonra teslim ettim ve galiba bu ay okulu bitiriyorum. 
- Oh, çok iyi olmuş. Hadi hayırlı olsun. Askere gönderelim seni hemen, sevincin kursağında kalsın.
- Lan, hemen bozma yahu. İnsan bir kutlayalım der, hediye alır falan.
- Sen 1 yıldır benim arabayı kullanmıyor musun? Yarın notere gider üzerine yaparız, o olur mu?
- HAH! Ciddi misin sen? Lan, böyle şakalar yapıp hevesimi kursağımda bırakma sonra? 
- Ciddiyim, haftaya müsait bir zamanda gelirsin yanıma. 
Bir süre sessizlik oldu, ikisi de mutluydu. Kardeşiyle gurur duyan biriydi, Kenan. Hiç yüzünü kara çıkarmamış olması koltuklarını kabartıyordu, ara ara hediyelerle sevindiriyordu kardeşini. Selçuk da ağabeyiyle hep övünürdü. Bu kadar tembel olup bu kadar başarılı olan başka biri yoktu bildiği kadarıyla. Ağabeyine tekrar baktığında ilk görüşte dikkatini çekmeyen solgunluğunu ve dalgınlığını şimdi fark etti. 
- Dün gece ne oldu? Eğlenceli bir gece olmuşa benzemiyor hiç.
- Sorma, dün gece gibi bir gece daha yaşamak istemem.
- Anlatsana, yolumuz uzun.
En küçük ayrıntıya kadar anlatmayı severdi her şeyi. Konuşkan olmamasına rağmen iyi bir hikayeciydi. Tasvir ettiği şeyleri görmüş kadar olurdu dinleyenler, duygularını karşısındakine aktarmayı iyi beceriyordu. Gece yaşadığı korkuyu öyle bir anlatıyordu ki Selçuk da en az ağabeyi kadar korkmuştu dinledikten sonra. Hem anlatıyor hem arabayı sürüyordu. Anlatmayı bitirdiğinde yorulmuş, biraz dinlenmek için arabayı kardeşine bırakmıştı. 
- Gece uyuyabildin mi bari o korkudan sonra?
- Uyudum, bebek gibi uyudum sabaha kadar, kesintisiz. Dedim ya, kaskatı olmuşum. Açıldıktan sonra nasıl bir yorgunluk vurduysa hemen uyumuşum. Sabah biraz korkar gibi oldum akşamı hatırladıkça ama iyiydim. Kahvaltıdan sonra kendime geldim. 
- Uyumak istersen uyuyabilirsin. Ben geç uyandım, idare ederim bir süre. 
- Boşver, iyiyim. Bir yerde durup çay içmeye hayır demem ama, akşam yemeği yedin mi sen?
- Yemedim, ilk restoranda karnımızı doyuralım. Etçilere çok var, birer çorba içeriz oraya gelene kadar, Bizim ustanın köftesini özledim, sakın unutmayalım geçerken uğramayı.
- Çorba güzel fikir. Ezogelin iyi gider.
- Şu kamyoncu restoranlarına gidelim, kamyoncular iyi çorba içilen yerleri bilir.
- İzbe bir yere götürme sonra bizi? Akşam akşam bir macera daha yaşamayalım.
- Ben hallederim, meraklanma sen.
Gidecekleri şehre yönlenen yol ayrımından sonra 15 dakika kadar daha gittikten sonra bir restoran gördüler. Kapısında araç kalabalığı olmayan, aşırı ışıklandırmalarla süslenmiş bir yol kenarı restoranıydı. Arabayı görebilecekleri bir yere bırakıp içeri girdiler, içerisi düşündüklerinden daha kalabalıktı. Garson yaklaşıp samimi bir karşılama yaptıktan sonra cam kenarında oturabilecekleri bir masa gösterdi.
- Birader, lavabo nerede?
- Canım ağabeyim, şuradan sağa dönünce karşına çıkan ilk kapı.
- Sen bize birer ezogelin ver, elimizi yüzümüzü yıkayıp geliyoruz.
Kenan, sevmezdi böyle adamları. Samimi davranmak ve sululuk arasında belirgin bir çizgi vardı ve bu çizgiyi aşanlarla arası hiç iyi olmadı. Soğuk su iyi geldi ikisine de, kurulandıktan sonra gerine gerine masaya döndüler. Garson, kardeşleri görünce koşar adımlarla çorbaları getirdi. Peçeteye sarılmış kaşıklar, servis tabağının kenarınada kendine hayrı olmayan birer dilim limon ikram olarak geliyordu. Ekmek sepeti ısırılıp bırakılmış dilimlerle yarısına kadar doluydu. Bardaklar pis, sürahide ılık su vardı. 
-Tam yerine geldik, azami köhnelikte bir restoran. Bravo, Selçuk.
- Lan, ne bileyim yahu. Sağda bir yer var dedim, sen de itiraz etmeyince girdim işte.
- Çorba iyi olsa bari. Hadi yiyelim de kaçalım şuradan bir an önce. 
- Kesin bir de fazla para ister bunlar bizden.
- Ben bilmem, nasılsa sen ısmarlıyorsun.
- Eh, şimdi ne kadar itiraz etsem de faydası olmayacak.
Çorbalar içildi, arkalarına yaslandılar. Kenan, 1. sınıf restoran lezzeti beklemiyordu ama fazlasını buldu. Selçuk, önlerindeki 4 saat daha sürecek olan yolu düşünüyordu. Termosunu almıştı yanına ağabeyinden habersiz. Biraz daha gittikten sonra ona sürpriz yapacaktı güzel demlenmiş bir filtre kahveyle. Kenan, bir sigara içse biraz daha iyi hissedecekti. Günde birkaç sigaradan fazla içmezdi, azaltmak çok uğraştı askerdeyken. Selçuk’un yemekten sonra en büyük keyfi, çay. Sigarayı sadece içkiyle içerdi. 
- Nerede bu herif? Altı üstü bir çay isteyeceğiz. Selçuk, kalkıp baksana şu mutfağa.
- Bakayım.
Masadan kalktığında içerideki kalabalığın kaybolmuş ve restoranın aşırı sessizleşmiş olduğunu fark etti. Çok acıkmış olmalılar, yemekten başka bir şey görmemişti gözleri. Kenan hala farkında değildi, kafasını arkasına yaslamış tavana bakıyordu dalgın dalgın. 
Selçuk, kafasını mutfak kapısından içeri uzattı. 
- Birader, çay verecek misin bize? 
Ses yok. Kapıyı biraz daha açıp içeri girdi. “Birader!” Ses yok. Çay ocağını gördü, altı yanıyordu ama etrafta kimseyi göremiyordu, çıt çıkmıyordu mutfaktan. Ocağın yanına gitti, iki bardak altlığının üzerine bardakları ve kaşıkları koydu. Bardakları aşlayıp çayları doldurdu ve arkasını dönüp ağabeyinin yanına döndü. 
- Niye sen getirdin çayları? 
- İçeride kimse yoktu, ben de ocağı açık görünce kendim aldım geldim. 
- Nasıl kimse yoktu? 
Etrafına bakmak yeni aklına geldi o an. Gerçekten kimse yoktu içeride. Çay bardağını tutan eli titremeye başladı, sanki soğuk bir rüzgar esmiş gibi ürperdi. “Ulan, yine mi?!”
- Kalk, gidiyoruz.
- Ne oldu lan? Çayı mı beğenmedin? Bak, ellerimle doldurup getirdim. 
- Hayır yahu, sevmedim ben burayı. 
- Çayları içeydik önce en azından. Tamam, hesap benden zaten.
- Bırak şimdi hesabı, kalk.
- Sen bir şeye taktın kafayı. Ulan? Yoksa yine dünküleri mi gördün?
- Hayır, görsem bu kadar korkmazdım. Aksine etrafta kimse yok, sana bir garip gelmedi mi burası?
- Bekle sen, ben mutfağa yeniden bakıp geleyim.
- Birini görürsen ayaklarına bakmayı unutma. 
- Ağabey bir dur lan, korkutma şimdi insanı. Zaten ne idüğü belirsiz bir yerdeyiz…
Mutfak kapısını açıp içeri bağırdı yeniden, ses çıkmadı. Mutfakta arkaya açılan bir kapı vardı, ürpererek oraya gitti. Şansını bir de arka tarafta deneyecekti. Kapının kolunu çevirip yavaşça açtı kapıyı. Arka tarafta duvarda asılı olan lamba dışında ışık yoktu. Binanın arka tarafı boyasız, sadece gri renkli sıvayla kaplıydı. Kokuya bakılırsa birileri burayı tuvalet ve çöp olarak kullanıyordu. “Baksana birader!” Yine ses yok. Sağ tarafa doğru birkaç adım atıp ileride ne olduğunu görmeye çalıştı. Bir şeylerin hışırtısı vardı ama ne gördüğünü tam olarak kestiremiyordu. Kesin köpekti ve çöpleri karıştırıyordu. Islık çaldı ama bir değişiklik olmadı görüntüde, birkaç kere daha çaldı. Daha da yaklaştı, görüntü netleşmiyordu. Neydi o? Karanlıktan mı böyle puslu görünüyordu yoksa gözleri mi bozulmuştu? Baktığı şey her neyse, artık iki tane kırmızı gözü olduğunu ve dimdik ona baktıklarını biliyordu. Arkasına bakmadan koşarak çıktığı kapıdan içeri girdi ve ağabeyinin yanına koştu.
- KALK LAN, KALK! 
- Ne oldu?! Ne gördün?
- KOŞ AĞABEY, ARABAYA KOŞ!
- Tamam yahu, çekiştirme.
Fırlayıp arabaya koştular. Selçuk anahtarı cebinden çıkaramadı önce, çıkardığında da yere düşürdü. Parmakları birbirine dolanmış gibiydi. Kenan, durumu fark edip yanına koştu kardeşinin. Dünden tecrübeli olduğu için daha sakin davranıyordu. Şoför kapısını açıp kardeşini içeri itti, yan koltuğa atlamasını söyleyip kendi de şoför koltuğuna oturdu. Motoru çalıştırdığı anda gaza basıp hareket ettirdi arabayı, şehirler arası yola geri dönmüşlerdi kısa bir sürede. Selçuk, bir arkaya, bir yanlara bakıp takip edilip edilmediklerini görmeye çalıştı. Paniklemişti ve sakinleşemiyordu bir türlü. 
- Bir sigara versene.
- Torpidoda, bana da yak bir tane. 
- Hayatımda böyle korkmadım ben, ağabey neydi o gördüğüm?
- Anlatmadın ki. Ne gördün sen?
- Arka tarafa dolandım, belki dedim orada bir şeyler yapıyorlardır. Yeşil mi beyaz mı ne renk olduğunu anlamadığım bir pus vardı, yaklaştıkça adam görüntüsüne girdi. İyice yaklaşınca da pusun içinden iki kırmızı göz dimdik bana baktı. Altıma doldurdum sandım, yanına ne ara geldiğimi hatırlamıyorum. 
- Al işte, dün neler yaşadığımı şimdi anlıyorsundur. 
- Bas ağabey, gözünü seveyim bas gaza.
- Neden bunlar böyle aniden çıkmaya başladı yahu? Hayırlısıyla şu eve bir varabilsek, başka bir cin daha görürsem artık aklımı oynatırım herhalde.
- Çakmak nerede?
Kenan, ceplerini yokladı ama bulamadı.
- Al işte! Masada unuttum. 
4 saatte yalnızca bir kere daha durup çakmak, sigara ve bolca su almak için durdular. Arabanın içinde sadece motor sesi ve sigara dumanı vardı onlardan başka. Gece yarısı büyüdükleri mahalleye vardıklarında rahatladılar. Arabayı evlerinin önüne çekip zili çaldılar. Sürpriz yapalım derken asıl sürpriz onlara yapılmıştı. Kapıyı açan yoktu ve evde ışık yanmıyordu.
- Baba nasılsın? 
- İyiyim oğlum, sende ne var ne yok?
- İyidir yahu, neredesiniz? 
- Köydeyiz, hayırdır?
- Sürpriz yapalım dedik, evde yoksunuz.
- Ulen haytalar, insan haber verir gelmeden. Haydi çıkın yola, gelin.
- Tamam baba, uyumayın biz gelmeden.
- Ben otururum birkaç saat daha, siz sağ salim gelin de. 
- Geliyoruz baba, görüşürüz.
Bir buçuk saat daha eklenmişti 4 saatlik işkencelerine. Yalvar yakar Selçuk’a verdi anahtarı, köye kadar sürmeyi gözü kesmedi Kenan’ın. 

ADAMLAR (3)

- Girebilirsiniz. dedi ve kapının önünden sola bir adım attı. 
Yürümüyorlardı, zeminin üzerinde süzülüyorlardı. Elleri ve ayakları bağlı olan kadının ağlamaları duyuluyordu. “Beni onlara neden verdin?! Ailem senden soracak bunu! Hepinize belâ olacağız!” diye bağırıyordu tekrar tekrar. Adamlar, kadını yattığı yerden kollarından tutup kaldırdılar. Kadın onlardan uzun görünmesine rağmen, adamlarla yanyana geldiğinde daha küçük görünüyordu. Geldikleri gibi uçarcasına gittiler. Kapıdan çıkarken “ailene bizden bahsetme, onları korkutma” dedi girmeden önce konuşan adam. 
Arkalarından kapıyı kapattı ve dışarı bakıp ne yöne gittiklerini kestirmeye çalıştı heyecanla. Kimse görünmüyordu, mahallede hiç hareket yoktu. Kapıyı kapatır kapatmaz pencereye gitmesine rağmen görememişti adamları. Şüphelenip tekrar kapıya gitti, apartmanı dinledi bir süre sesleri gelir belki diyerek ama nâfile. Arkasını dönüp kapıyı kapadı ve su içmek için buzdolabına yönlendi. Tezgahtan bir bardak alıp dolaptan aldığı şişeden doldurdu. Bardağı elinde kanepeye gidip oturdu ve bu akşam neler yaşadığını tekrar düşünebilmek için şöyle bir gözlerini kapadı. Korkudan kaskatı olan vücudu yavaş yavaş açılmaya başlıyordu. Hem bir cadı tarafından boğulmaya çalışılmış hem de iki cin tarafından kapısı çalınmıştı bu akşam. Su dolu bardağı kaldırıp içebilecek kadar gücü kalmamıştı, elleri titriyordu. Öylece oturdu, birkaç dakika sonra kendine gelmeye başladı ve suyunu içebildi. Selçuk’u aramak geldi aklına, onun da başına bir şey gelmesinden korktu. Hadi o atlattı bu akşamı ama Selçuk, başına bir şey geldiyse onun kadar ucuz atlatabilmiş miydi? Telefonunu alıp küçük kardeşini aradı;
- Alo, n’aber?
- İyidir ağabey, senden?
- Fena değil, eğlenceli bir akşam oldu bana.
- Hah! Bildim, kesin bir kızla tanıştın ve onu eve attın.
- Kısmen doğru ama eve atmadım, evimden attım.
- Ne oluyor yahu? Düzgünce anlatsana şunu.
- Yarın akşam yolda anlatayım, böyle telefonda olmaz. Sen ne yapıyorsun? Var mı ilginç bir durum?
- Nasıl ilginç? Senin evden ayrılırken nasılsam aynıyım. Dur! Bir eksikle. Kediyi görmüyorum bir kaç gündür. 
- Ben hallettim o işi, sen yine de etrafına iyi bak. Başka kediler gelirse diye yanında iğne bulundur. 
- Nasıl hallettin? Ne iğnesi yahu? Sana bir şey olmuş, iyisin, değil mi?
- Yarın anlatacağım çok şey var, kapatıyorum şimdi. Acayip acıktım, yemek yiyeyim. İyi geceler sana.
- Sen bilirsin, ben de biraz araştırma yazıp yatayım. Yarın görüşürüz.
İlk işi mutfağı temizlemek oldu yerinden doğrulabildikten sonra. Şu yeni aldığı kitabı her kim yazmışsa ona teşekkür ediyordu içinden. Kediye iğne batırmak nereden gelecekti aklına yoksa? Dedesi sadece kapıdaki adamlar gibi cinlerden bahsetmişti. Cadılara inanmıyordu bu akşama kadar. Hızlıca tavada bir şeyler çevirip tabağa koydu, dolaptan içeceğini alıp masaya geçti. Sadece yemeğine odaklanmıştı, başka bir şey düşünmek istemiyordu. Yemekten sonra duş alıp yattı, o kadar yorgundu ki kafasını yastığa koyduğu anda uykuya daldı.

ADAMLAR (2)

(…)
Boğuluyordu, uyanmıştı ama uyanmamış gibiydi. Nefes alamıyordu, göğsünde tonlarca baskı var gibiydi. Gözlerini açtı ve göğsüne oturmuş, gözlerinin içine bakan kediyi gördü. Gözlerine baktıkça daha da daralıyordu nefesi. Nefes almaya çalıştıkça sanki tipi boğması olmuş gibi takılıp kalıyordu ciğerleri. Az biraz hareket etmeye çalıştı, uyumadan önce pijamasını dikmek için aldığı iğneyi hatırladı. İğneyi tutan elini ağır hareket ederek kaldırıp birden kediye doğru salladı. İğne kedinin kalçasına geldiğinde hayvan bir anda zıplayıp yatağın kenarına düştü. Boğulma hissi gitmişti, yerinden doğrulmaya çalışırken derin nefes alıp veriyordu. Kedinin düştüğü yere baktığında ise gördüğüne inanmakta güçlük çekti. Yatak odasının zemininde başında beyaz örtüsüyle bir kadın vardı. Kadın, kalkıp kaçmaya yeltendi Kenan’ı gördüğü anda. Kenan ise kendini toparlayıp kadının üzerine çullandı. Odanın kapısından çıkamadan yakalayıp yere düşürdü kadını. 
- Kimsin ulan sen? Ne yapıyorsun evimde?  diye bağırdı kadına.
- Bırak beni! BIRAK! diye tiz bir sesle karşılık verdi beyaz başörtülü kadın üzerine atılan adamın ellerinden kurtulmaya çalışırken. 
Kollarından tutup salona sürükledi kadını, orada bir şekilde bağlayıp polisi aramayı düşünüyordu. Salona geldiklerinde çekmecede duran koli bandı geldi aklına, zor da olsa uzanıp aldı ve kadının kollarını bantlamaya başladı. Kadının gücüne şaşıyordu, çelimsiz görünmesine rağmen zaptetmek güçtü. Ayaklarını da bağladıktan sonra soluklanmak için kanepeye oturdu ve telefonuna uzandı. Kapı çalıyordu, komşuları sesi duymuş olmalıydı.
- Açma kapıyı, beni öldürürler! 
- Ne öldürmesinden bahsediyorsun? Polise teslim edeceğim seni.
- Komşuların değil onlar, açma kapıyı!
- Anlamadım, kapıyı açtıktan sonra konuşuruz. 
Kenan kapıya doğru giderken kadın yalvarıyordu kapıyı açmaması için. Kadının söylediklerini düşünüp önce delikten bakmak aklına geldi. İki tane izbandut gibi adam kapıdaydı ve ısrarla kapıyı çalıyorlardı. Tereddüt etti. Kapısını böyle çalan tanımadığı iki adama kapıyı açmak mantıksız geldi. Kadının beni öldürürler demesi aklına takıldı. Yine de açtı kapıyı. 
- Kimsiniz? Neden alacaklı gibi çalıyorsunuz kapımı? 
Adamlarda hareket ve mimik yoktu, keskin bakışlarla gözlerinin içine bakıyor ve ses çıkarmıyorlardı. Şöyle bir süzdü adamların ikisini birden. Bol siyah kıyafetler giymişlerdi, sadece siyah. Gözleri biraz daha aşağı kayıp ayaklarına baktığında ters ayakları gördü. Korkup bir adım geri çekildi. İkisinin birden neden üzerine atlamadığını düşünüyordu. Öylece durdu, sesi çıkmıyordu, konuşmayı unutmuş gibiydi. Adamlardan biri konuştu;
- Bizi içeri alır mısın?
Kekeleyerek konuşmaya çalıştı.
- Siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz?
- Biz sana değil, ona geldik. İzin verirsen içeridekini alıp gideceğiz. Onun sana zarar vermeye geldiğini sen de biliyorsun. İçeri girmemize izin ver, alıp gidelim.
Kendini toparlayıp küçükken dedesinin ona söylediklerini düşündü; izin almadan eşikten geçemezlerdi.
- Kim olduğunuzu, içeridekinin kim olduğunu ve neden onu almak istediğinizi söyleyin, izin vereyim.
- Ayaklarımızı da mı görmedin? Hiç mi fikrin yok kim olduğumuza dair? Deden bizden bahsetti sana zamanında, biz senin iyiliğine çalışırız. Sana zarar vermeye niyetimiz olsaydı sana farklı görünürdük.
- Ne olduğunuzu az çok anladım ama beni nereden tanıyorsun, dedemi nereden tanıyorsun? Hem içeridekinin kim olduğunu söylemedin hala.
- Biz, senin akrabaların, içerideki ise ailene zarar vermek isteyen insan ailesinden bir kadın. Sana kedi olarak görünmesi cadılığındandır. Nesillerdir büyüyle meşgul bir aileden gelir bu. Haftasonu kardeşinle ailenin yanına gittiğinde babana bu aileyi sor, yakın zamanda başlarına gelenleri sor. Fakat bizi sakın sorma, onlar bizi bilmezler. Dedenden sonra ailenle ilişkimiz kesildi, korku verme ailene. Sen ve kardeşin ise bundan sonra dedenin vârisleri olarak bizimle irtibâta geçeceksiniz. Ailenle biz hakkında bahis açma, bizden konuşma. Şimdi izin ver, sana kastı olanı alıp gidelim.
Adamın sözleri mantıklıydı, dedesinin anlattığı hikayelerle örtüşüyordu. Ne olacaksa olsun diye düşünüyordu, yeterince korku çekmişti bu akşam.
(…)

ADAMLAR

ADAMLAR
Kapıyı açıp içeri girdiklerinde Selçuk, daha önce görmediği bir şeye dikkat eder evde; kapının üzerine bir bıçak konmuştur. 
- O ne lan? Kapına biri mi dadandı?
- Yok yahu, anlatırım sonra.
Karşılıklı oturup ayaklarını uzattıktan sonra havadan sudan muhabbete başladılar. Selçuk, masada duran kitaba bakıp ne okuduğunu sordu. 
- Metafizik varlıklara taktım kafayı bu ara, dedemden dinlediğim şeyler aklıma gelince bir bakayım istedim.
- Eğlenceli mi bari?
- Sıkıcı, yine de okuyorum vakit öldürmek için.
- Yahu bak ne diyeceğim, ben arada bir psikiyatra gidiyorum. Garip şeyler görüyorum, sesler duyuyorum. Deliriyorum diye korkup ilaç kullandım bir süre ama sadece uyutuyor ilaçlar. İlk zamanlar sadece halisünasyon görüyorum sanıyordum ama şimdi sesler de iyice arttı. Nasıl atlatırım bunu, bilemiyorum. İşin garibi, sadece yalnızken başıma geliyor bunlar. O yüzden kız arkadaşım yokken zar zor uyuyorum.
- Lan, çalındın mı sen acaba? Dedem sağ olsa okuturduk seni. 
- O ne demek yahu? Sen bari okumuş adamsın, cidden inanıyor musun böyle şeylere? Yapma ağabey, sen bari yapma.
- Öyle deme, aynı şeyler benim de başıma gelmese inanmazdım. Şu sorduğun bıçağı ne sanıyorsun?
- Bak içim rahatladı şimdi. En azından yalnız delirmiyorum. 
- Dedem çok anlatırdı böyle şeyleri, çocukken köyde dinlerdim yaz aylarında. Arada bir nereye gittiğini unutuyor musun? Bilmediğin yerlerde uyandığın ya da uykunda yürümelerin oluyor mu?
- Hayır, ama evdeki eşyaların yer değiştirdiği oluyor, hatta kız arkadaşımın evinde unuttuğumu sandığım eşyalar evden çıkıyor bazen.
- Çalınma öyle olmaz. Sana bir şey musallat mı oluyor yoksa? 
- Aman, inanma sen yine de böyle şeylere. Doktor stresten diyor; bitirme teziyle uğraşıyorum bu ara, onun stresindendir. Sen de yalnızlıktan kafayı yedin, bir sevgili bulursan senin de bir şeyin kalmaz. 
- Dedem hep söylerdi, sarışın ve mavi gözlülerde olurmuş böyle şeyler. Çok görünürlermiş, rahatsız etmeyi severlermiş. Sen dedemin babasının hem cinnî, hem insan karısı olduğunu biliyor muydun? Millet boşuna dedeme gelmiyordu köy yerinde başlarına bir iş geldiği zaman. Eski evi de ondan boşaltıp öylece bırakmışlar zamanında. Büyük dedem ölünce, öteki karısı kovmuş nenemleri evden dedemler çocukken. Bunlarla ilgili birkaç kitap okudum, sadece bizimkilere olmamış bunlar. Eskiden beri anlatılan bir sürü olay var bunlar gibi. İnanmak ya da inanmamak…
- Sen böyle anlattıkça korktum yahu. Tamam, çok inançlı adamlar değiliz ama bu mevzular hep bir kenarda durur, tamamen yok deyip kestirip atamıyorum. Dedemi senin kadar tanımasam da eski huylarını bilirim. Bak, misal; kapısının kancalı kilidini besmele çekmeden takarsan gece boğulurdu, denemiştim birkaç kere. Gecenin bir yarısı elinde kitapla okuya okuya gezerdi, sonra homurdanırdı sabah benim yaptığımı anladığında. Aklımda öyle bir iki ufak hatıra kalmış adam hakkında, iyi adamdı tonton.
- Sana ne yapsak onu düşünüyorum. Eğer cidden varsa bunlar, sıkıntıya sokmayalım sonra kendimizi? Bak şimdi, elimizde içkilerle de böyle…çarpılacağız ulan. 
- Sen ne görüyorsun, anlatsana? 
- Kedi geliyor benim eve, kapı baca kapalı olsa da geliyor. Öyle gelip oturuyor karşımda gözüme baka baka.
- Yuh! Gözler farklı renkli, tüyleri kırçıllı gri tekir gibi bir kedi mi yoksa?
- Lan, korkutma insanı! Sen nereden biliyorsun?
- Ağabey, yemin ediyorum, bak tüylerim diken diken oldu! Aynı kediden mi bahsediyoruz anlamadım ama ben ne gördüysem onu söyledim.
- Seninle konuşan aynı kedi mi peki? 
- Yok, daha muhabbete başlamadık. Şimdilik sadece oturuyor karşımda, dediğin gibi gözlerini dikip bakıyor, kafamı çevirip başka yere baktığımda kayboluyor. Sesle görüntü ayrı geliyor. 
- İster misin bu bize ailecek kafayı takmış olsun? Bak ne diyeceğim, haftaya eve gidelim mi birkaç gün? Kendi başımıza iş yapacağımıza gidelim babamlara soralım. İhtiyar biliyordur bir şeyler. O zamana kadar da kapatalım bu konuyu, canımızı sıkmayalım boşuna.
Haftasonunun büyük bölümünü, ekmek ve sigara almak için bakkala inmek dışında, evde geçirdiler. En büyük keyifleri, büyük ekran TV karşısına geçip oyun oynamaktı. Arada bir de film veya dizi denk gelirse onlara bakıp vakit öldürmeyi severlerdi eskiden beri. Pazar günü, artık ben gideyim deyip otogara gitti Selçuk. Bir hafta sonra eve gitmeyi planladıklarından arabayı Kenan’a bıraktı. Okuduğu şehir eve gidişte yol üzerinde kalıyordu. Cumadan çıkıp, Pazar akşamından dönme konusunda anlaştılar. Biraz değişiklik ikisine de iyi gelecekti.O haftayı ikisi de rahatsız geçirdi. Kedi yolda takip ediyor, evde daha fazla görünüyordu ikisine de. Selçuk, daha şanslıydı, sevgilisiyle geziyordu. Kızın da hoşuna gidiyordu bu durum ama neler olup bittiğini bilse aslında adamı hemen terk ederdi.
Kenan, Perşembe akşamı iş çıkışı bakkala uğrayıp ekmek aldı, eve gelip dünden kalan yemeği ısıtıp yemeyi düşünüyordu. İşyerinde öğle yemeğini beğenmediği için yememişti ve iyice acıkmıştı. Kapıyı açıp içeri girerken burnuna garip kokular geldi. Komşulardan biri yemek yapıyordur diye düşünüp önemsemedi ve içeri girip kapıyı kapadı. Ayakkabılarını çıkarırken koku daha da arttı, içeriden geliyordu koku. Merak edip kokuyu takip edince mutfakta buldu kaynağı. Yemeyi planladığı yemek, yerlere dökülmüştü. Eve hırsız girdiğini düşünüp salona baktı, bıraktığı gibi duruyordu her şey. Aklına, iş arkadaşının düğününde hediye etmek için aldığı altın geldi ve yatak odasına koştu. Orası da bıraktığı gibiydi, çekmeceyi açtığında her şeyi bıraktığı gibi buldu. Yemeği tezgahta düzgün bir yerde bıraktığınından emindi, hatta buzdolabından sabah çıkarıp koymuştu geldiğinde hemen yiyebilmek için. Bakkaldan aldığı ekmek hala elindeydi, yatağına oturup çoraplarını çıkarmak isterken fark etti. Eve hırsız girdiğini düşünmek panikletmişti. Evde çalınacak çok şey olmasa da tanımadığı birinin yaşam alanını işgal etmesi rahatsız ediciydi. Ekmeği götürüp geri gelmeye üşendiğinden poşeti kenara koyup pijamalarını giydi. Alt pijamasının ağı yine yırtılmıştı, hazır elim değmişken şunu da dikeyim deyip iğne iplik aldı dikiş kutusundan. Elinde iğne, arkasını dönüp ekmeği almaya yeltendiğinde rengi soldu. Ekmek gitmişti. “Şimdi koydum şuraya!?” diye sesli düşündü. Ürperti vurdu, elleri terlemeye başladı. Anlamsız bakışlarla odayı taradı koyduğu yeri yanlış hatırlamış olmayı dilerken. Ekmeği göremeyince yavaşça yatağa oturdu, uzandı ve boş boş tavana bakmaya başladı. Kesin evde bir hırsız vardı, ayak sesi gelirdi birazdan eğer gerçekten evde biri varsa. Dalgınlığından yararlanıp evde dolaşmış olmalıydı. Uzandığı yerde nefes alış verişlerini bile sessizce yapmaya çalışarak evi dinliyordu. Dinledi, dinledi… Bir süre öylece yattı, dinledi. günün yorgunluğundan olsa gerek, öylece sızıverdi bir anda. 
(…)